KIRIM’IN OSMANLI DEVLETİ’NİN ELİNDEN ÇIKMASI

kirimtatarturkleri

KIRIM’IN OSMANLI DEVLETİ’NİN ELİNDEN ÇIKMASI

(Kazan Hanlığı’ndan 1780’e kadar olan süreç)

 

  1. BÖLÜM

 

KAZAN VE KIRIM HANLIKLARI DÖNEMİNDE KIRIM

 

A-   KAZAN HANLIĞI

 

Moğol – Tatar istilasından sonra, Kama Nehri çevresinde yerleşmiş bulunan Türk-Müslüman şehrindeki Kıpçak Türkleri çeşitli Türk boyları ile karışmış, özellikle Türkistan ve Batı Sibirya’dan gelen Türklerin de bunlarla kaynaşmasının yanı sıra İslamiyet’in kabul edilmesinin ardından da bu tip kaynaşmalar daha da artarak devam etmiştir. İşte meydana gelen bu olaylar sonucunda da Kazan Türkleri (Tatarları) adını taşıyan yeni bir etnik unsur meydana gelmiştir.[1]

Kazan hanlığı’nın kurulması ise, Altın Ordu Devleti’nin hanlarından olan Uluğ Muhammed’in[2] 1437 yılında Kırım dolaylarından Orta İdil Boyu’na, yani Kazan İli’ne gelmesi ile mümkün olabilmiştir. Uluğ Muhammed, Kırım’ın kuzeyindeki Moskova Knezi Vasiliy’e ait toprakların bir bölümünde yerleşmek için Knezden yardım istemiş, ancak bunu kabul etmek bir yana, Knez, Uluğ Muhammed’i öldürmek için kalabalık bir ordu kurdurmuştur. İşte bu ordu ile Belev yakınlarında karşı karşıya gelen Uluğ Muhammed, Knez’in ordusunu 5 Aralık 1437 tarihinde büyük bir mağlubiyete uğratmıştır. Ruslara karşı üstünlük sağlamasına karşılık bu bölgede durmayan Uluğ Muhammed Han, Orta idil civarına giderek Kazan Hanlığı adıyla anılacak olan bir Türk Hanlığı kurmak için faaliyetlere başlamıştır.[3] Beraberinde getirmiş olduğu 2-3 bin kişiden müteşekkil Altın Ordu ve Kırım büyüklerinden oluşturulan bir üst tabakaya dayanarak da çok kısa zamanda bir hanlık kurmuştur. Ancak Türkler arasında Kazan Hanlığı yeni bir devlet olarak değil de, daha çok Altın Ordu Devletinin bir devamı olarak görülüyordu.

Uluğ Muhammed, Rus Knezlerinin kendilerini tanımasını sağlamak için, güney Türk illerinden takviyelerle güçlendirdiği ordusu ile 1439’da Ruslara karşı büyük bir sefer düzenledi. Nižniy-Novgorod şehrini (bugünkü Gorkiy şehri) alan Uluğ Muhammed Han, ordusuna Moskova’yı zaptetme emrini vermiştir. Ancak Kremlin’i kuşatmalarına rağmen şehre girememişler ve dış mahalleleri yakmakla yetinmişlerdir. Uluğ Muhammed Han Kazan’a döndükten sonra ise eş yıl boyunca devletin iç işleri ile meşgul olmuştur.[4]  

Bu hareketlerinin sonrasında Rus Knezlerinin büyük tepkisini üzerine çeken Uluğ Muhammed Han, devletinin iç işlerini düzenledikten sonra,  Moskova Knezi Vasiliy’yi kendisine tâbi kılmak maksadıyla 1444 senesinde ikinci kez Moskova seferine çıkmıştır.  Nižniy-Novgorod şehri yine fazla bir mukavemet gösteremeden teslim olmuş, bunun üzerine de Uluğ Muhammed ve ordusu, kış aylarını bu şehirde geçirmeye karar vermişlerdir. Bu arada da öncü kıtalarını batıya, Murom şehri üzerine göndermiş, fakat önceden hazırlıklarını yapan şehir, sınırlara yerleştirilen Rus birlikleri sayesinde öncü kuvvetleri yenilgiye uğratmıştır. Çok kısa bir süre için  Nižniy-Novgorod şehrinden çekilen Uluğ Muhammed Han, Kazan’dan yetişen yardım kuvvetleri ile birleşince tekrar taarruza geçmiş ve şehri almış, Mahmut ve Yakup adlı oğulları da Vladimir şehrine girmiş ve 7 Temmuz 1445 tarihinde meydana gelen büyük savaşta Rus ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmışlardır. Bu yenilginin yanı sıra büyük Knez Vasiliy esir alınmıştır. Bir müddet Han’ın yanında kalan Knez yapılan anlaşmanın ardından serbest bırakılmıştır. Anlaşma gereği yüklü miktarda vergi ve devletin resmen tanınmasının yanı sıra, Rus devletlerinde de pek çok üst düzey memuriyet elde edilmiştir. İşte bu anlaşmanın ardından Oka boyunda, Mişerler’in yerleştiği bölgeyi Uluğ Muhammed’in oğlu Kasım’a yurt olarak bırakmasıyla Moskova’nın hemen yanı başında bir Türk-Tatar devleti olan Kasım Hanlığı kurulmuş oldu.kazan hanlığı’nı kurmuş olan Uluğ Muhammed Han, bu sefer sonrasında fazla yaşayamamış ve 1445 yılında vefat etmiştir.[5] Orta İdil boyunda yerleşen Türk milletinin yeniden bir ara gelip güçlenmesini sağlaması bakımından çok önemli bir Türk büyüğü olarak adını tarihe yazdırmıştır. Onun sayesinde Karadeniz’in kuzeyindeki Türk kavimleri, Rus istilalarına kaşı ayakta durabilecek bir yapıya sahip olmuşlardır.

Ruslar ise yapılan barış şartlarına belli bir süre uymuşlarsa da Uluğ Muhammed’in torunlarının tahta çıkmasıyla işi kardeş kavgasına dönüştürecek bir politikaya çekerek, Karadeniz’in kuzeyinde kendi fikirlerini gerçekleştirmeye engel olan Türk hegemonyasını durdurmak için harekete geçmişlerdir. 1462 senesinde Moskova tahtına 3. İvan geçince Ruslar yeniden yayılmacı bir çabaya girişmişler, ardından da Kazan hanlığı’nda baş gösteren taht mücadelelerine dışarıdan müdahalelerde bulunmuşlardır. Uluğ Muhammed’in torunlarından olan İbrahim’in taht döneminde, amcası Kasım’ın tahtan geçmesi için askeri yardımda bulunmuştur. Üstelik Kazan ve Kırım halkı da Hanlar arasındaki mücadeleler nedeniyle bir araya gelerek Ruslara karşı ortak bir cephe oluşturamamışlardır.

Moskova Knezi 1469 yılında Kazan Hanlığı üzerine ilk büyük seferini gerçekleştirmiştir. İki koldan sıkıştıracakları Kazan ordusunu imha etmeyi amaçlamışlar, ancak Kazan ordusu bu oyunu fark ederek, iki Rus kolunu da ayrı ayrı yenerek büyük başarı sağlamışlardır. Karadeniz’de bulunan Rus donanması ise Kazan’a doğru hareket ettiğinde karşısında hiç ummadığı kadar başarılı bir Kazan donanması bulmuş, yapılan deniz savaşında da Kazan Donanması, Rus gemilerine büyük kayıplar verdirmek suretiyle zafer kazanmışlardır. Yine aynı yıl sonbahar aylarında Kazan’ı kuşatmaya çalışan Rus ordusu, karşısında daha sert bir savunma bulması ve mevsim şartlarının da ağırlaşması gibi sebeplerle geri çekilmek zorunda kalmıştır. İşte bu başarıların ardından Rus Knezi barış istemiş ve sekiz yıl sürecek bir arışa imza atılmış, sekiz yılın ardından yeniden savaşlar başlamıştır. 1478 yılında aynı şekilde doğudan ve batıdan iki kıskaç vasıtasıyla Türkleri imha etmek isteyen 3.İvan, şartlarında elverişli olmasına rağmen, İbrahim Han’ın üstün savaş taktiklerini aşmayı becerememiş ve tekrar geri çekilmek zorunda kalmıştır. [6] Ancak 1479 yılında İbrahim Han gibi hem büyük bir komutan hem de dirayetli bir devlet adamının vefat etmesi, Kazan Hanlığı için hiç de iyi olmamıştır.

İbrahim Han vefat edince, yerine eşi Nur Sultan’dan dünyaya gelen ve henüz 16 yaşında olan oğlu Muhammed Emin, Kazan Hanlığı’nın tahtına çıkmış fakat Muhammed Emin’in Moskova yanlısı tutumlarını beğenmeyen Türkistan yanlısı zümreler, İbrahim Han’ın diğer eşi Fatma Hatun’dan dünyaya gelen oğlu Ali’yi  kendilerine yakın buldukları için tahta geçirmeyi başarmışlardır. Hemen ardından da Muhammed Emin kendi taraftarları tarafından Moskova’ya gönderilmiştir. Bunu bir fırsat bilen 3.İvan, aynı dönemde Altın Ordu Devleti’nin de baskısının kalkmasıyla, Muhammed Emin’in haklarını savunmak bahanesiyle hemen bir ordu meydana getirerek, 1482 tarihinde Vladimir şehrinde toplanmışlar, ilk defa olmak üzere de düzenli bir top bataryası teşkil etmişlerdir. Ancak büyük olasılıkla Kazan’daki Rus nüfuzunun artması nedeniyle o yıl bu seferden vazgeçilmiştir. Öyle ki, Kazan’daki Rus nüfuzunun güçlenip, Ali Han’ı tahttan 1484 yılında indirildiği ve yerine de Moskova yanlısı olması nedeniyle zorla tahttan indirilmiş olan Muhammed Emin’in tahta çıkarıldığı görülmektedir. Bu durum, Kazan’daki mücadeleyi ateşlemiş ve Ali Han taraftarları tekrar zor kullanmak koşuluyla Muhammed Emin’i tahttan indirmiş ve Ali Han’ı tahta yeniden çıkarmışlar, Muhammed Emin de yine Kazan’ı terk etmiştir. Bu durumdan hoşlanmayan 3.İvan, Kazan’ı tamamen ele geçirmek maksadıyla büyük bir ordu oluşturarak şehri kuşattı. Ağır bir kuşatma yaşayan Kazan halkı, daha fazla dayanamayarak, Ali Han’ı tahttan indirmeye ve Ruslarla anlaşmaya karar vermişlerdir. Bu olayla da 9 Temmuz 1487 tarihinde ilk defa Kazan şehrine bir Rus ordusu girmiş oldu. Rus ordusu bu teslimiyetçi tutuma karşısında dahi Kazan hanlığı’nı yok etme gücüne sahip olmadıklarını anladıklarından Muhammed Emin’i yeniden tahta çıkarmak ve Ruslara karşı düşmanca tavır takınıp, Rus aleyhtarı propaganda yürüten bazı kişileri öldürtmekle yetinmişlerdir. Han soyuna mensup olan pek çok kişi de coğrafyanın en soğuk noktalarına sürgüne gönderilmiş, devletin yüksek tabakanın ve ileri gelenlerinin Ruslar tarafından imhası da bu şekilde başlamış oluyordu.[7]          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

B-KIRIM HANLIĞI

 

Kırım Hanlığı’nın kurucusu olan Hacı Giray Han, Sultan Gıyaseddin’in oğlu olup, dedesi Taş Timur’dur. O, güzel yüzü  ve mülayim kişiliği ile halk arasında “Melek Hacı Giray” lakabı ile anılmış büyük bir devlet adamıdır. Hacı Giray Han, Giray kabilesinin ünlü Sofusu Devlet Geldi’nin himayesinde büyümüş, ismi Devlet Geldi’nin hac’dan dönmesine ve ailesinin adına nispeten Hacı Giray olarak konulmuştur.[8]    

Babası Sultan Gıyaseddin öldüğünde Hacı Giray daha çok gençti. Uluğ Muhammed Han 1437’de Rus Knezine mağlup olarak Kazan civarına çekilmesinden sonra, Deşt-i Kıpçak’ta Toktamış han’ın torunu Seyid Ahmed Han hakimiyetini ilan etmiş, Kırım’ı ele geçirebilmek için de Sultan Gıyaseddin’in oğullarını bertaraf etme gerekliliğine inanmıştır. İşte bu amaçla Özi Nehri yönünde gönderdiği kuvvetler, Hacı Giray ve kardeşlerine ani bir baskın yapmış, bu baskından yaralı kurtulan Hacı Giray da Sofu Devlet Geldi’nin yanına sığınmıştır. Daha sonra Babasının akrabalarından olan Şirin bölgesinin Beyi Tekne Mirza, Hacı Giray’ı mahiyetine almış, bir müddet sonra da topladığı ordu ile Kırım’a girerek, Hacı Giray’ı Kırım Hanı ilan etmiştir. Ayrıca 8 tane oğlu dünyaya gelmiş, bunlardan üçü han sıfatını taşımıştır.[9]    

Ancak bu noktada kesin tarih konusunda araştırmacılar bir mutabakata varmamışlardır. 1441-1442 arasında olduğu şeklindeki görüşler ise kuvvetle muhtemel en doğru olanlarıdır. Çünkü bu dönemin tarihini taşıyan ve hükümranlık sembolü kabul edilen beş adet gümüş para bulunmuştur. Bunlardan birinin üzerinde “Es-Sultan Hacı Giray bin Gıyaseddin Han”,  diğer dördünün üzerinde de “Es- Sultanü’l-azam Hacı Giray” ibareleri yer almaktadır.[10]  Kırım Hanlığı’nın merkezi de Bahçesaray olarak belirlenmiş ve sadece kısa dönemlerdeki bunalım ve han değişikliklerinde başka yerlere nakledilmiş, ancak genelde Bahçesaray olarak kalmıştır.[11]

Hanlık kurulduktan sonra en büyük sorunu dış ilişkileri olmuştur. Çünkü başta Altın Orda Han’ı Seyid Ahmed’in Kırım’a hükmetme emelleri olmak üzere, Kefe’de yer alan Ceneviz kolonileri de Kırım’ın iç işlerine müdahalede bulunmaya çalışıyorlardı. Hacı Giray 1438 yılında sahil kolonilerinin üzerine sefer düzenlemiştir. Ceneviz kuvvetlerini yenip Kefeye ulaştıysa da kaleyi almaya muvaffak olamamıştır.[12]sonuncu altın Ordu han’ı Seyid Ahmed Han, 1545 tarihinde Kırım’ı ele geçirmek isteyince, Hacı Giray Han, Osmanlı devleti’nden yardım talebinde bulunmuş, Osmanlı Devleti de 50-60 parçalık bir donanma ile denizden, Hacı Giray Han ise 6.000 kişilik süvari birliğiyle Kefe’yi karadan kuşatmıştır. Bu kuşatmadan kurtulamayacaklarını anlayan Cenevizliler barış talebinde bulunmuş ve Kırım’a vergi vermeyi taahhüt etmişlerdir. Ancak bu kuşatmaya çok kızan Seyid Ahmed Han Kırım’a girerek Hacı Giray’ı tahttan indirmiş, yedi sene sonra Tekne Mirza tarafından yeniden tahta çıkarılmıştır (1461). Hacı Giray Han bundan sonra Rus Knezi İvan ve Lehistan Kralı 4. Kazimir ile dostluk ve ticaret anlaşmaları imzalamıştır.[13]

Hacı Giray 1466[14] senesinde vefat edince, oğulları arasında bir taht mücadelesi başlamış, bunların arasından özellikle Mengli Giray ve Nur Devlet, beylerin desteği ile ön plana çıkmışlar, Mengli Giray, Şirin Bey’i Ermenek’in ve Cenevizlilerin desteği ile Nur Devlet’i kaçırmış ve Kırım tahtına oturmuştur. Ancak Cenevizliler Nur Devlet ile diğer kardeşleri hapsederek Mengli Giray’a karşı kullanmayı amaçlamışlardır. Kardeşinin Cenevizlilerin elinde bulunması nedeniyle Mengli Giray Cenevizlilerle iyi geçinmeye çalışmış ve yıllık vergiden bir miktar azaltmıştır. Ancak Mengli Giray, kardeşinin kendisine rakip olarak desteklenebileceği ihtimalini de düşünmüş olmasından dolayı, Cenevizlilere karşı Osmanlıların Kefe’yi işgal etmesine yadım kararı almıştır.[15] Kırım tahtına oturmakla her şeyin yoluna girmeyeceğini ve amcazadelerinin kendisini rahatsız edeceklerini bildiğinden, devlet ileri gelenleri ile istişare ederek, bütün cihan hükümdarlarının sığınma yeri olan Fatih Sultan Mehmet Han himayesi altına girmek koşulu ile başındaki bu gaileyi atlatmaya çabalamıştır. Bunun için derhal Padişah tarafından, Karadeniz sahillerindeki Kefe, Taman ve Mangup kalelerinin feth edilmesine himmet buyurulduğu takdirde kendisinin bu hususta canı pahasına mücadele, gayret ve çaba sarf ederek Osmanlı Devleti’ni destekleyeceğini Fatih Sultan Mehmed Han’a arz eder. Padişah da ona tuğ, alem vb. meliklik nişanları gönderir. Ancak bu sırada ayaklanan biraderi Haydar Han, etrafında topladığı çok sayıdaki Uruğ Reisinin de yardımları ile 1475 yılında Kırım’a gelerek tahta oturmuştur. Mengli Giray ise bu hadise ile birlikte Kefe’de bulunan Cenevizliler’e sığınmış[16], fakat durum değerlendirmesini çok iyi yapan Cenevizliler hemen Mengli Giray Han’ı tutuklamışlardır. 300 parça gemi ve atların da taşınabileceği şekilde tasarlanan ve Gedik Ahmet Paşa’nın emrine verilen gemilerden müteşekkil Osmanlı donanması ise olaylar gelişirken yola çıkmış, Kırım’a varınca, metrisler ve toplar kurularak müstahkem kaleler kuşatılmış, hücumlara başlanmıştır. Gedik Ahmet Paşa donanmasının başarılı savaşlarına Cenevizliler üç gün direnebilmiş ve ardından aman dilemişlerdir.[17] Ceneviz dostu olan Nur Devlet’in elinden hanlığı almaya muvaffak olan Gedik Ahmet Paşa, Mengli Giray’ı  Hanlığı yeniden tanınmak koşuluyla tekrar tahta çıkarılmıştır.[18] Bundan sonra adı geçen kalelerin Osmanlı Devleti tarafından feth edilmesine yardım eden Mengli Geray Han’ın vuku bulan harekâtı ve makbul hizmetleri dolayısıyla kendisine Padişah tarafından Nevâzisnâme-i Hümâyun [taltif etmek amacıyla verilen belge] gönderilmiştir.[19]

 Tüm bu başarıların ardından Mengli Giray Han ile Gedik Ahmet Paşa arasında bir anlaşma yapılmış, Cenevizlilere ait olan şehirlerden Kefe, Azak, Taman Osmanlı Devleti’nin himayesine alınacak ve Kırım Hanı Osmanlı Devleti’nin dostunu dost, düşmanını düşman bilecektir.böylece Kırım’ın güney sahilleri, Kerç Boğazı’nın iki yakası Osmanlı Devleti’nin hükmü altına girince, Mengli Giray  Osmanlı sultanının tâbîliğini kabul etti ve neticede Kırım’da Osmanlı Devleti’ne bağlanmış oldu(1475).[20] Esas bağlanma ise Mengli Giray’ın İstanbul’dan Kırım’a 1478 tarihinde gönderilmesi ile olacaktır.

Kırım’ın Osmanlı Devleti’ne bağlanmasının sonuçlarının[21] önemi dolayısıyla kısaca maddeler halinde yer vermek faydalı olacaktır:

 

1-    Bölgede hacı Tahran Hanlığı’na karşı büyük nüfuz kazanmışlardır. Moskova Çarlığı,  Altın Orda Hanlığı’na ödediği harç ve yıllık vergiyi Kırım Hanlığı’na vermek zorunda kalmıştır.

2-    Osmanlı Devleti, Kırım’ı himayesine almakla Karadeniz sahil şeridini tamamen ele geçirmiş, ve bundan sonra da gücünü, Moskova Knezliği, Kazan ve Hacı Tahran Hanlıklarında göstermeye başlamıştır. Dünyanın en güçlü devletlerinden biri olarak tarihte yerini alan Cengiz Hanlığı’nın neslinden gelenlerin de Osmanlı Devleti’ne dahil olması, diğer Müslüman devletler nazarında Osmanlı Devleti’nin itibarını arttırmıştır.

3-    Litvanya ile Polonya üzerinde hakimiyet tesis eden Yagellon hanedanının Karadeniz’e sahip olma ümitleri tamamen sona ermiştir. 

4-    Kırım’daki hanlık mücadelelerinin önü kısmen de olsa alınabilmiştir. Kırım’da siyasi istikrar sağlanması kolaylaşmıştır.

5-    Osmanlı müesseselerinden en başta Divan olmak üzere pek çok müessese Kırım’da vücuda getirilmiş, divan için özel olarak bina inşa edilmiştir.

 

Fatih Sultan Mehmet Han’dan sonra ise, II. Bayezid Han, Akkerman ve Kili kalelerini fethettiği zaman Mengli Geray Han’a da Padişah’a hizmetlerinden ve o muharebelerdeki celâdetinden dolayı mükâfat olmak üzere Padişah tarafından beyaz kadifeli samur kalpak, altın işlemeli üsküf ve çeşitli hediyeler ihsan edilmiştir. Ayrıca Turla [Dnyester] nehrinin sahillerinde Tatar askerinin fethettiği Balta, Tombasar, Fosan ve sair kalelerin etrafındaki arazileri de Kırım Hanlığı’na vermiştir.[22]

1478 tarihindeki bu önemli hadiseden sonra, Mengli Giray ile Fatih sultan Mehmet Han arasında imzalanan anlaşmanın bazı hükümlerine kısaca değinelim:[23]

 

a- Osmanlı padişahı Kırım tahtına Cengiz soyundan başka bir şehzade tayin edemez.

b- Bab-ı Ali, Giray ailesine mensup olan fertleri hiçbir zaman hiçbir sebeple idam ettiremez.

c- Hanın memaliki ve Giray ailesinin yaşadığı başka yerlerde kim olursa olsun her türlü tecavüzden masun kılınacaktır.

d- Han, harp sırasında beş tuğlu bayrak taşıyabilecektir.

e- Han, her sefer sırasında Babı Ali’den kendi hassa askerleri için 120 kese, mirzaları ve kapıkulları için 8 kese altın alacaktır.

 

Mengli Giray ile yerleşen Kırım Hanlığı, 1484′de Sultan II. Bayezit’in Akkirman seferine katılarak ilk defa işbirliği yapmıştır. Yavuz Sultan Selim’e kızını vererek kayın babası olma sıfatına erişen Mengli Giray, aynı zamanda damadına askerî destek de sağlayarak Osmanlı Devleti tahtına geçmesine yardım etmiştir.[24]

1502′de Mengli Giray,  Saray şehrini tahrip ederek, Altın-Ordu hanlığına son darbeyi vurduktan sonra, Moskova ile ittifak siyaseti sona erdi. Altın – Ordu’nun sukutu ile meydana çıkan bu iki devlet Altın – Ordu sahasına hakim olmak için mücadeleye giriştiler. Kırım hanlığı Moskova’ya karşı Yagellonlar ile sıkı ittifak siyasetini kabul etti. Hanlık Cengiz Han oğullarının beyaz Rusya ve Ukrayna’da tarihî haklarından Yagellonlar lehine vazgeçiyor, merkezi ele geçirme faaliyetlerini ise hiç aksatmadan yürütüyordu.[25] Ancak üç kez hanlık tahtına oturan Mengli Giray’ın ömrü bunu gerçekleştirmeye yetmemiştir.

Kırım Han’ı ve Yavuz Sultan Selim Han’ın kayın babası Mengli Giray, 1514 yılında vefat edince, yerine kalgay’lık** unvanıyla görev yapan oğlu Mehmet(Muhammed)* Giray geçmiştir.[26] Tahta geçince de hemen kendisine kalgay olarak kardeşi Bahadır’ı seçmiş,[27] babasının başlatmış olduğu Rus düşmanlığını ise devam ettirmeyi başarmış, özellikle de Kazan hanlığı ile iyi ilişkiler tesis etmiştir. Bunun en güzel örneğini, 1521 tarihinde Kazan tahtına çıkan Sahib Giray ile birlikte aynı yıl Rusya’ya savaş açmaları ve Moskova Knezi 3. Vasily’i Kırım ve Kazan’a ayrı ayrı vergi ödemeye mecbur etmelerinde görebilmekteyiz.Muhammed Giray, kanuni ‘ye elçi gönderip Moskova’ya yaptıkları sert akınlardan ötürü, kendisini şikayet eden Vasily’nin amacının İslam memleketlerini mahvedip, camilerini yakmak olduğunu Kanuni’ye bildirmiş ve hemen Kazan hanlığı yönünde çalışmalara başlamıştır. Kazan hanı olan Şeyh  Ali’nin aşırı Rus yanlısı tutumları nedeniyle Muhammed Giray kardeşi Sahip Giray ile birlikte 1522’de Kazan’a girmiş ve kardeşini Kazan tahtına oturtmuştur. Vakit kaybetmeden kardeşi ile Ruslara karşı akınlara başlamış ve asla taviz vermemiştir.[28] İzlenilen bu siyasetin ince noktası ise vergi gecikince, Kırım atlılarının hemen Moskova topraklarına girip yağma hareketlerine başlaması ve böylece Moskova Knezliği her zaman baskı altında tutulmasıdır. Aynı fiiliyatı Lehistan – Litvanya üzerine de gerçekleştiren Muhammed Giray, buradan getirilen ganimetten ülke payını almış kalanları İstanbul’a gönderirken, köle olarak satılmak üzere İstanbul’da köle pazarına çıkarılan, güzelliği ile görenleri adeta büyüleyen, daha sonra Kanuni Sultan Süleyman Han’ın eşi olacak olan Roxelana (Hürrem Sultan)’nın da bu ganimetlerin arasında İstanbul’a yollanmasıyla onun tarihte önemli bir yer almasına da vesile olmuştur.[29] 

            1523 tarihinde ise Astarhan(Astarahan-Astırahan) üzerine sefer yapıp burayı da zaptetmiştir. Onu döneminde hanlığın sınırları: Karadeniz sahilleri’nden Bucak’a, Hazar Denizi’nden, İdil Nehri ortalarına kadar genişlemiştir. Ancak bu başarılarından dolayı korkup paniğe kapılan Vasily,  Kazan ve Nogay ümerasına altınlar dağıtmak yoluyla Muhammed Han’a karşı onların cephe almasına yol açmış, ve bu hareketlerin neticesinde de 1523 senesinde Muhammed Giray, Nogaylar tarafından öldürülmüştür.[30] Yanında  bulunan biraderi Bahadır Han’ın da beraberinde öldürülmesi dolayısıyla yerine oğlu Gazi Giray tahta oturmuştur.[31] Ancak devlet erkanının Gazi Giray’ın yönetimi hususunda şüpheleri olduğu için tahttan indirerek ağabeyi Saadet Giray’ı Kırım tahtına oturtmuşlardır.

            Bu tarihten itibaren istikrarın sağlamadığı Kırım’da tahta oturan hanlar ve  hakimiyet tarihleri şunlardır: [32]

Saadet Giray Han (1523-1532),
Sahib Giray Han (1532-1552),
Devlet Giray Han (1551-1577),
Semin Mehmet Giray Han (1577-1584),
İslam Giray Han (1584-1588),
Bora Gazi Giray Han (1588-1608),
Selamet Giray Han ( 1608-1610),
Canbek Giray Han (1610-1630),
II. Mehmet Giray Han (1630-1635),
İnayet Giray Han (1635-1637),
Remzi Bahadır Giray Han (1637-1640),
IV. Mehmet Giray Han (1640-1655),
II. İslâm Giray Han (1655-1665),
Adil Giray Han (1665-1670),
Selim Giray Han (1670-1677,
1684-1691, 1692-1699),
Murat Giray Han (1677-1683),
II. Hacı Giray Han (1683-1684),
II. Saadet Giray Han (1691),
Safa Giray Han (1692),
II. Devlet Giray Han (1699-1702, 1707-1713),
II.Gazi Giray Han (1704-1707),
Kaplan Giray Han (1707, 1713-1716, 1730-1736),
III. Kara Devlet Giray Han (1716-1717),
III. Saadet Giray Han (1717-1724),
II. Mengli Giray Han (1724-1730, 1737-1739),
II. Fethi Giray Han (1736-1737),
II. Selamet Giray Han (1739-1743),
II. Selim Giray Han (1743-1748),
Arslan Giray Han (1748-1756),
Halim Giray Han (1756-1758),
Kırım Giray Han (1758-1769),
III. Selim Giray Han (1764-1769),
II. Sahib Giray Han (1772-1775),
IV. Devlet Giray Han Şahin Giray Han (1777-1783).

           

            Esamesi geçen hanların dönemlerinde Osmanlı Devleti’ni yakından ilgilendiren sosyal olaylardan biri de Padişah’ın isminin hutbelerde hanlardan önce okutulması hadisesidir. İstanbul’a çağırılan İslam Giray Han, görevini tamamladıktan sonra Kırım’a dönünce bütün Kirim vilâyetlerinde ve bağlı yerlerdeki cami ve mescitlerin minber ve mahfillerinde Padişah’ın adinin Kirim Hanı’ndan önce zikredilmesini emretti. Böylece Kırım’da da Osmanlı Padişahlarının adlarının hutbelerde okunması İslâm Geray Han’ın eseridir.[33]

           

            Bu genel bilgilerden sonra, araştırmamın ikinci bölümünü teşkil edecek olan, Kırım’ın Osmanlı Devleti’nin elinden çıkışını, Küçük Kaynarca Anlaşması ve öncesini ağırlıklı olarak 1710-1780 tarihleri arasını sunmaya çalışacağım.

 

 

 

 

 

 

 

  1. BÖLÜM

 

KIRIM’IN OSMANLI DEVLETİ HAKİMİYETİNDEN ÇIKMASI

 

 

1699 Karlofça Antlaşması ile ilk mağlubiyet anlaşması resmen imzalamış olan Osmanlı Devleti’nden kırım’a hakim olabilmek adına Kerç’i de isteyen Rus Çarı Petro, bu sırada çıkan İsveç savaşı nedeniyle 1700’de kendisi Osmanlı Devleti’ne sulh teklif etmiştir. Yapılan İstanbul Anlaşmasına göre: Azak Kalesi ve çevresi Ruslara bırakılmış, Kırım’a ödenen düzenli tış vergisinin artık ödenmemesi kararlaştırılmıştır. Yine anlaşmanın ikinci maddesi uyarınca Doğan, Gazi Kerman, Şahin Kerman, Nusret Kerman hisarları yıkılmak koşuluyla Osmanlı Devleti’ne bağlanmış, ayrıca Ruslar’ın, İstanbul’da bir elçi bulundurması kararlaştırılmıştır.[34] Azak’ın Ruslara bırakılması ile Ruslar, Azak Denizi’ne inmişler ve Kırım-Rus sınırı da ortaya çıkmıştır.[35] Karlofça anlaşmasının Osmanlı Devleti’ne kazandırdığı en önemli tecrübe ise, Osmanlı ordusunun artık daha modern silah ve teçhizatlarla savaşması gerekliliğidir.[36]

İsveç Kralı’nın Rusya ile yaptığı savaşı kaybedip, Osmanlı Devleti’ne sığınmasının ardından, onun peşinden Osmanlı Topraklarına gren Rus ordusuna karşı Osmanlı Devleti savaş ilan etmiş, 1711 yılında padişahın hatt-ı hümayunu ile 100.000 kişilik ordu ile yola çıkan Baltacı Mehmet Paşa, Prut’ta yakalayarak kesin bir mağlubiyete uğratmış, ardından da Rus ordusu ile barış antlaşması imzalanmıştır. Kazanılan başarıda Kırım Hanı Devlet Giray’ın 40.000 kişilik Kırım ordusu ile Rus ordusunu kuşatmasıyla da çok büyük yararlılık göstermiştir.[37] Prut anlaşmasına riayet edip, Osmanlı Devleti’ne Azak Kalesi’ni iade etmesi gereken ve bu sebeple üç ay süre verilen Rus Çarı’nın böyle bir girişimde bulunmamamsı üzerine Rus elçisi hapsettirilmiştir.[38]

Rusya’ya yeniden harp ilan edilip padişah da mahiyetindeki ordu ile Edirne’ye varınca, Rus Çarı geri adım atmak zorunda kalmış ve sadaret makamına yeni gelen Damat Ali Paşa’nın girişimleri neticesinde, Lehistan maddesinden taviz verilmesine rağmen, Azak kalesi’nin Türk ordusuna teslimi ile savaş çıkmadan mesele halledilmiştir.[39] Tarihler 27 Haziran 1713’ü gösterdiğinde ise, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Edirne Antlaşması imzalanmış, karşılıklı meseleler halledilmiş ve kesin bir sınır tespit edilmiştir. Sınır hattı: Özi nehri’ne dökülen Erel ve Samar nehirlerinin ortasından, Azak Kalesi ile Çerkeskermen’in  ortasındaki Timurlenk Nehri’nin ten suyuna karıştığı noktaya kadardır.[40]

1736’ya kadar bu anlaşma ile sakin geçen dönem bundan sonra tekrar ısınmaya başlamış ve Münnich adlı Alman asıllı Rus komutanı, Kırım’ı ele geçirme düşüncelerini fiiliyata dökmeye hazırlanıyordu.

  50.000 kişilik Rus ordusu, Ur kapısına yaklaştığı sırada, Kırım Hanı da onları beklemekteydi ancak Rusların sayıları Kırımlıların neredeyse dört beş katı idi. Bu büyük ordu karşısında fazla bir mukavemet gösteremeden Kırım’a kadar çekilmek zorunda kalmışlardı. Rus ordusu da başkent Bahçesaray, Akmescit ve Gözlöve yönünde ilerlerken tarihinin en ihtişamlı kültür ve siyaset merkezlerinden olan Bahçesaray yakılıp yıkılmış, aynı şekilde Rus ordusu geçtiği tüm yerlerde yağma ve talan hareketlerinin yanı sıra evleri yakmışlardır.[41]

Türk kuvvetlerinin 1739’da Avusturya’yı Balkanlarda büyük hezimete uğratırken,  Ruslar da boş durmayarak yeniden Kırım’a saldırmışlardır. Büyük toplarla dövdükleri şehirde kırım ordusu karşı koyacak silah ve teçhizata sahip olmadığından ve Osmanlı ordusunun da savaşta olmasından dolayı zor durumda kalmışlardır. Buna karşılık Osmanlı Devleti Belgrat’ı ele geçirmiş ve sonrasında da Belgrat Barış Antlaşması imzalanmıştır. Masa başında izledikleri siyasette gayet başarılı olan Ruslar, Azak Kalesinin yıkılmasını çevresinin tarafsız bölge olmasını kabul ettirdikleri Osmanlı Devleti’nin  elinden bir toprak parçası daha çıkarmış oluyorlardı.[42]  

Rus istilaları karşısında bi-çare kalan Kırım, savaş sonrasında uzun seneler yeniden inşa faaliyetlerine başlamıştır. Özellikle de başkent Bahçesaray, eski görkemli haline kavuşturulmaya çalışıldıysa da bunda başarılı olunamamıştır. Yaralarını sararmayan halkta da artık Ruslara karı direnmemek gibi bir cesaretsizlik ve teslimiyet hastalığı baş göstermiştir.

 

 

a- Kırım Hanlığı’nın Çöküşü

 

1768 tarihinde istiklal hareketi başlatıp, Rus baskısı ile karşılaşan ve bir Osmanlı kalesine sığınan Lehlileri ele geçirmek için Osmanlı topraklarına giren Rus ordusuna karşı savaş ilan edilmiş ve bu savaş, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile sonuçlanmıştır.[43]

1770 de Rusların saldırdığı Or Kale’de başarılı savunma yapan Türk birlikleri(Osmanlı-Kırım), Rus ordusunu püskürtmeyi başarmıştır. Bu hadiseden sonra Ruslar Panslavist siyasetin ince örneklerinden olan halkı kendi ayakları üstünde bağımsız yaşama fikrine inandırmak ve kardeşleri olan Osmanlı Devleti’nden koparıp birlikte savaşmalarını engellemeye çabalamışlardır. General Dolgoruvki yayınladığı bir beyannameyle kırım halkına seslenmiş ve şöyle demiştir:

“Siz Kırımlılar, Cengiz sülalesinden eski ve müstakil bir devlet idiniz, şimdi ise Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti onumuna düştünüz. Hanlarınız, onların keyfine göre nasip ve azl olunuyor. Bizimle beraber olunuz. İstiklalinizi tanırız!”[44]

Savaşlardan bezmiş ve Rusların  güçlü silahlarına karşı koyamayan kırım halkından ise pek çok kişi bu vaatlere inanmış ve Ruslarla birlikte olmaya çabalamışlardır. Zaten Kırım’ın kaybedildiği an da işte bu andır. Dolgoruvki’nin vaatlerine kanan Kırımlıları başına Şahin Giray ile bazı Kırım ve Nogay beyleri geçmiş, 1771’de ki yeni Rus saldırısında bunlar, Kırım halkını bölme görevini yerine getirmişlerdir. Böylece Ruslara karşı oluşan mukavemeti de zayıflatmışlardır. [45]

Küçük Kaynarca Antlaşması öncesi, Kırım ve Osmanlı askerlerinin tutumu, halkın içine düştüğü ihanet ağını anlatmak bakımından bu dönemde kaleme alınan Necati Efendi sefaretnamesinin anlattıklarını aynen nakletmek istiyorum:

Kırım’daki Osmanlı ordusu, 1770 kışını çok müşkül şartlar altında geçirmiştir. Bahar geldiğinde ise, Rus yanlısı olan bazı Kırımlıların, Rusları Or Kapı’ya saldırmaları konusunda teşvik etmeleri, ardından da  Kırım ordusunun Rus ordusu karşısında hiçbir varlık gösterememesi, hatta düşmanın önünden kaçmaları, Osmanlı askerlerini hem şaşırtmış, hem de düşman karşısında oldukça zor durumda bırakmıştır. Hatta İbrahim Paşa ve ordusuna karşı tutumlardan ötürü, Osmanlı askerleri kendilerini yabancı bir memlekette savaşan istilacı bir orduymuş gibi hissetmeye başlamıştır. Tüm bunların üstüne de Kırım Hanı Maksut Giray, kendi mal ve mülkü, evlat ve ayali emin olmak şartıyla Kırım’ı Ruslara bırakmak üzere,  Ruslarla gizli bir anlaşma yapmıştır. Bir diğer önemli ihanet de Kırım’da molla kıyafetinde ve seyyar kitapçılık yapan bazı kişiler, şehir şehir dolaşıp, halkı Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtmışlardır.

1771 bahar harekatının üzerinden geçen üç aya karşın Kırım halkında milli bir duygu teşkil ettirilememiş ve cepheye gitmek için gerekli olan araba yardımını orduya tahsisi etmeyen halk, iyice ihanet batağına saplanmıştır. Arabalardan yoksun kalan İbrahim Paşa, Rus kuvvetlerinin yaklaşması üzerine cepheye doğru yola çıkarken, aynı zamanda Or Kale askerlerine de oradan ayrılmamalarını ve yakın zamanda cephede olacaklarını bildirmiş, fakat daha İbrahim Paşa yolda iken, kale Ruslara teslim edilmiştir. Kırım yolunun açılmasıyla  muazzam Rus ordusu kolaylıkla Kırım’a girmiş ve hemen yağma hareketlerine başlamıştır. Bunu gören askerlerden ve yerli halktan pek çok kişi sahilde demirlemiş olan Osmanlı donanma gemilerine yönelmiş, İbrahim Paşa’nın vermiş olduğu kimsenim gemilere alınmaması ve Ruslarla savaşılması emrine rağmen, askerleri zaptedememişler ve çoğunun kaçmasına mani olunamamıştır. Ancak büyük cesaret ve komutanlık örneği sergileyen İbrahim Paşa ölümü dahi göze alarak kalan kuvvetleri toparlamış ve Rubat kalesine sevk etmeyi başarmıştır. Bunu duyan ve moralini kaybeden Rus ordusu, hemen Sahip Giray ile tema geçmiş ve şöyle demişlerdir:

 

“Biz tatarlar ile böyle konuşmamıştık, Türkler üzerimize geliyor. Halbuki Kırımlılar ve Nogaylılar bize senet verip-senet alarak Osmanlı askeri sizin üzerinize gelir ise bizler karşı duracağız diye ahdetmişlerdir. Hal böyle giderse Or Kale’yi geri alırlar.”

 

İşte bu telaş ve moralsizliklerini değerlendirip, Ruslara darbe vurması gereken Sahip Giray ve kardeşi Şahin Giray, bunu yapmadığı gibi, üstüne de Dolgoruvki’den emir alarak, mahiyetlerindeki kırı askerleri ile İbrahim Paşa kuvvetlerini kuşatmışlardır. İbrahim Paşa’ya karşı sarf ettikleri şu sözler ise Türk askerlerinin içine bir ateş gibi düşmüş ve ordu artık Kırım halkı için savaşmaktan vazgeçmiştir:

 

“Sizler kimin için cenk ediyorsunuz? Eğer Kırım için ise biz cümlemiz Kırım’ın kalelerini Ruslara verdik ve barıştık. Bize memleket lazımdır. Sizlerden ne fayda vardır! Osmanlı ordusunun hali malumdur. Hemen sizler de geri gidin, Kefe’ye varmak hakkınızda hayırlı olur.”[46]

 

İbrahim Paşa, Kefe’ye ulaştıktan sonra da Rus akınları durmamış, son ana kadar çarpışan İbrahim Paşa, mahiyetinde yalnız 10 kişi kaldığında Kefe’de esir alınabilmiştir.[47]

Tüm bu vefasızlıklara ve ihanetlere rağmen, Sahip Giray, “bağımsız Kırım”ın Han’ı seçilmiş ve Ruslarla 1772 yılında Petersburg’da Karasubazar anlaşması imzalanmıştır. Buna göre:[48]

 

1-    Bundan sonra Kırım hanları Han Divan’ı tarafından seçilecektir.

2-    Hanlar yalnız Cengiz soyundan olacaktır.

3-    Bu seçimlere Osmanlı veya Rus devletleri asla karışmayacaklardır.

4-    Kırım hanları hiçbir devlete tabi olmayıp, bağımsız hareket edeceklerdir.

5-    Ancak Kırım tatarları Müslüman olduklarından halife sıfat ve unvanı taşıyan  Osmanlı padişahına dinen ve manen bağlı kalacaklardır.

6-    Kırım elçileri bütün devletlerin elçileri gibi serbest ve eşit muamele göreceklerdir.

7-    Kırım hanlarının seçimleri ve seçilen hanların adları Rusya’ya bildirilecektir.

8-    Kırım hanlarının tarafsızlık ve bağımsızlıklarını koruyabilmek için Rusya Kerç, Yenikale ve Kılburnu kalelerinde askerlerini bulunduracaktır.

9-    Rusya yapacağı savaşlarda Kırım hanlığından yardım istemeyecektir.

10-  Kırımlılar bundan sonra Rusya’ya akın yapmayacaktır.

11-  Rus uyruklu esirler serbest bırakılacaktır.

12-  Rusya Kırım’da bir elçi bulunduracak ve Ruslar serbest ticaret yapabileceklerdir.

 

Anlaşma imzalanırken, Rus askerlerinin yerleştirileceği bölgeler mevzubahis olunca, halk arasındaki ikilik Kırım ileri gelenlerine de yansımıştır.bu durum da doğal olarak Rusların işine gelmekteydi. Karışıklık, Kuban ve Taman’da yaşayan Kabartaylara ve Çerkezlere de yayılmıştır. Osmanlı padişahı bu bölgelere hemen Baht Giray’ı göndermiştir. Kırım’dan İstanbul’a kaçan Devlet Giray ve Şahbaz Giray ile mirzaların bir bölümü Kuban ve Taban’a gönderilmiş, Ruslara ve Kırım Hanlığı’na karşı ayaklanma tertip ettirilmek istenmiştir. Bu propagandaların etkisinde kalan Nogaylar, Karasubazar Anlaşmasını reddetmişlerdir. Han’ı tanımadıklarını ve kendilerine serasker olarak Gazi Giray’ı seçtiklerini ilan ettiler. Olayların iyice kızıştığı 1773 yılında telaşa düşen Rus generali Dolgoruvki’ye 2. Katerina Kırım’ı ve Sahip Giray’ı savunma emrini vermiş, sonunda da Sahip Giray’a Kırım’ın beratını takdim etmişlerdir. Fakat, 4. Devlet Giray’ın komutasında topladığı ordusuyla ve Osmanlı donanmasının Kırım’a hareket ettiğini öğrendiğinde Rusya’nın Kırım elçisini tutuklamış, Osmanlılar da Özi Kalesi’ni ele geçirmişlerdir. Ruslar ise bu arada Urallarda meydana gelen bir ayaklanma ile meşgul oluyorlardı. Pugaçov isyanı[49]  dolayısıyla Osmanlı ve 4. Devlet Giray’ın ordusu ile savaşmayı göze alamayan Rusya barış istemeyi düşünürken, Osmanlı Devleti’nden beklenen yardımın gelememesi ve Dağıstanlı Ali Paşa’nın 40.000 kişilik birliğinden 12.000 kişi kalıp diğerlerinin kaçması, Kozluca’da alınan büyük mağlubiyet,  Padişah 3. Mustafa’nın vefatı gibi hadiseler neticesinde Ruslar karşısında ordularımız bozguna uğradı ve barış istemek zorunda kaldık.[50] Osmanlı devlet erkanı,1768 tarihinde başlayan savaştan sonra Rusların öncelikli amaçlarının Kırım’ı ele geçirmek olduğunu, bundan sonrası için de pek çok faaliyet tasarladıklarının farkında idi. İşte bu savaşların da kaybedilmesi sonucunda, şartları çok ağır olan Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanmıştır.

Karasubazar anlaşmasının ardından, bir süreliğine müstakil olarak idare olunan Kırım, 2. Katerina’nın ihtirasları doğrultusunda Osmanlı Devleti’ne açtığı 1768-1774 ve 1787-1792 savaşlarını kazanması sonucunda 1783’te Rusya’ya ilhakını ilan ederek bu hanlığa son vermiştir.[51]

 

 

 

b- 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması

 

Ruslar düştükleri müşkül durumdan ancak sulh ile kurtulabileceklerini anladıklarından hemen barış istemeyi düşündükleri bir anda, tüm planların ters dönmesi sonucu, barış isteyen taraf Osmanlı Devleti olmuştur. Ancak önce barışı düşünen, şimdi ise galip bir devlet olmanın vermiş olduğu avantajı iyi değerlendiren Rusya, şartları çok ağırlaştırılmış bir anlaşma metni hazırlığına girmiş, ilk olarak da Kılburun, Kerç ve Yeni Kale’nin Ruslara terkini şart olarak sunmuşlar, Osmanlı Devleti mecburen bunu kabul ederek sulh görüşmelerine başlamıştır. Osmanlı Devleti adına, Sadrazam Kethüdası Resmi Ahmet Efendi ve Reisü’l Küttap İbrahim Münib Efendi, Rusya adına general Repnin anlaşmayı imzalamak için 12 Temmuz 1774 tarihinde Küçük Kaynarca kasabasına gelmişlerdir. Anlaşma kesin olarak 17 Temmuz’da taraflarca imza edilmiştir. Bu anlaşmanın bazı maddeleri şunlardır:     

 

1. madde: Kırım’ın bağımsızlığı iki devlet tarafından da tanınacaktır.[52]

3.madde: Kırım, Bucak, Nogay, Yediçikül kabileleri ve Tatarlar, ecnebi bir devlete tabi olmamak üzere her cihette Müslüman ve müstakil olanların mezhep işleri sebebiyle halife olan Osmanlı padişahına tabi olmaları; Osmanlı ve Rus hükümetlerinin Han intihabına karışmamaları, yine aynı madde mucibince Ruslar, Yeni Kale, Kerç Kalesi, Kırım ve Tatarlara ait olan bölgeler ile, Koban’dan çekileceklerdir.

4.madde: Osmanlı ve Rus devletleri sınırlarında istedikleri gibi hareket edip, sınır kaleleri inşa edebileceklerdir.

5.madde: Ruslar, İstanbul’da daimi bir elçi bulunduracaklar ve bu elçi devletlere verilen imtiyazlara benzer imtiyazlara sahip olacaktır.

11.madde: Rus ticaret gemileri Akdeniz ve Karadeniz’e gelip geçebileceklerdir. Ruslar, Osmanlı şehir ve kasabalarında lüzumlu gördükleri noktalarda konsolosluklar ihdas edebileceklerdir.

12.madde: Garp ocaklarıyla Rusya arasındaki ticari ilişkilerin gerçekleşmesine Osmanlı Devleti yardımda bulunacaktır.

14.madde:  Rus hükümdarına gönderilecek olan mektuplarda, Rusyalıların padişahı diye hitap edilecektir. Ruslar da diğer devletler gibi Galata’da bir kilise inşa edecekler ve Rus elçilerinin himayesinde olacaktır.

16.madde: Bucak Akkerman, Kili, İsmail kaleleri ile Bender kalesi tamamen Osmanlı Devleti’ne verilecektir. Eflak ve Boğdan gerekli görüldüğü takdirde Rusya’nın denetlemesine tabi tutulabilir şartıyla Osmanlı Devleti’nde verilmiştir. Bu iki voyvodalıkta genel af ilan edilecek, Ortodoks maslahatgüzarları tayin edilecek, isteyen istediği zaman bölgeden ayrılabilecek, ruhban sınıfı imtiyazlı olacak gibi şartlar dahilinde bırakılması kararlaştırılmıştır.

17.madde: Akdeniz’de Rus işgali altındaki adalar şu şartlarda teslim edilecektir: Dini serbestlik sağlanacak, genel af ilan edilecek, iki sene vergi alınmayacak, bunun karşılığında Rusya adaları üç aylık süre içerisinde boşaltacaklardır. Azak ve çevresindeki tarafsız bölge ise Rusya’ya teslim edilecektir.[53] 

18.madde:  Aksu ile Özi nehirleri arasındaki topraklarla, Kılburun Hisarı Ruslara terk edilecektir. Aksu sınır olacak ve Özi nehri Osmanlı Devleti’nde kalacaktır.

19.madde: Kırım yarımadasında Yeni Kale ve Kerç Kalesi ile limanları, Ruslara terk edilecektir.

21.madde: Kuzey Kafkasya’da bulunan büyük ve küçük Kabartaylar, aynı bölgede olmaları dolayısıyla Ruslara bırakılacaktır.

23.madde: Gürcistan civarındaki Bağdadcık, Kütays ve Şehriban kaleleri Osmanlı Devleti’nde bırakılacaktır. Osmanlı Devleti Ruslarla anlaşmak yoluyla ihanet edenleri affedecektir.

Yine bu anlaşma uyarınca Osmanlı Devleti savaş tazminatı olarak, 15.000 kese (4 milyon Ruble) ödemek zorunda olup, bu tazminatı ödeme süresi üç yıl olarak belirlenmiştir.

 

Küçük Kaynarca Anlaşması uyarınca Sahip Giray Kırım tahtında kalmaya devam etmiş, ancak kabile beylerinden ve ulemadan bir kısmının Sahip Giray’a muhalefet ettiklerinden dolayı 1775 senesinde tahttan indirilmiştir.

Anlaşmanın imzalandığı dönemde, 4. Devlet Giray, yanına aldığı yaklaşık on giray ile birlikte İstanbul’dan Taman’a gönderilmiş ve burada Nogay ve Çerkezlerden topladığı kuvvetlerle birlikte 1775 yılının ilk aylarında Kırım’a çıkarma yapmıştır. Ani baskınla bozguna uğrattığı Rus ordusundan Kefe’yi almış ve hanlık beratı da kendisine verilmiştir. Bu vesile ile Kırım Hanlığının yeni hanı 4. Devlet Giray olmuştur. Şahbaz Giray’ı kalgay tayin etti hemen ardından da Küçük Kaynarca Anlaşmasını reddeden Feyzullah Efendiyi Kadıasker yaptı. Bu faaliyetlerinden rahatsız olan bazı kırımlılar İstanbul’a elçiler gönderip yardım isteydiyseler de Osmanlı Devleti’nin yardımda bulunacak gücü de  yoktu.[54]

İşte bu şikayetlerin ulaştığı Rus sarayında, hemen bir ordu tertip edilmiş, Kırım hanını tahtında korumak(!) için bir sefer düzenlemiştir. 4. Devlet Giray kaçarak İstanbul’a gelince yerine de Ruslar tarafından Şahin Giray oturtulmuştur. Ancak yanında sürekli bir Rus zabiti bulunmakta ve umumiyetle de kararlarda onun sözü geçmektedir. Hatta sırf Rus zabitin isteği üzerine Petersburg’a bir heyet göndererek Katerina’ya Rus himayesini istediğini bildirmiştir. Katerina’da bu isteği memnuniyetle karşılamıştır. Şahin Giray’ın bu halinden haberdar olan Osmanlı hükümeti derhal Kırım’ın kurtarılması için çalışmalara yön vermiş, bir yandan İstanbul’daki Rus elçisinde durumu hissettirmemeye çalışmış, diğer yandan da sınır kalelerini hızlı bir şekilde onarmaya başlamıştır. 1778 tarihinde Rusların bu hareketlerinin anlaşma şartlarına uymadığı yapılan toplantıda kabul edilmiş, Şeyhü’l-İslam’dan da Kırım ahalisine yardım etmenin tüm Müslümanların görevi olduğunu belirten fetvanın alınması ile Bahadır Giray ve Aslan Giray, Abaza, Çerkez ve Tatarlardan bir ordu oluşturup, Kırım’a yöneldiler. Şahin Giray ise kaçıp Ruslara sığındı.[55]

İstanbul ise Selim Giray’ı han olarak Kırım’a gönderdi.[56] Sekiz bin askerle karadan yola çıkan Selim Giray’a yardımcı olarak Hacı Ali Paşa komutasında yedi kalyondan bir donanma oluşturuldu. 60 kadar Giray ile Kırım’a yaklaştığında, Ruslar isyanı bastırmış ve duruma hakim olmuşlardı. Selim Giray başarısız olarak geri döndü. Bunun üzerine ayaklanan Kırım halkını yatıştırmayı amaçlayan Rusya, Kırım ile özel bir tankihname imzalamıştır.[57]

Aynalıkavak’ta Fransa’nın devreye girmesi ile imzalanan ve Aynalıkavak Tenkihnamesi adıyla anılan bu anlaşmaya göre:[58]

 

  • Ruslar Kırım’dan askerlerini çekecekler.
    • Osmanlılarda Rusların tayin ettiği Şahin Giray’ın hanlığını tanıyacaklar.
    • Tatar hanlarının işlerine iki devlet de karışmayacaktır.
    • Bu anlaşma hiçbir şekilde değiştirilmeyecektir.
  • Küçük Kaynarca Anlaşması ile tatarlar üzerindeki himayesinden vazgeçen Osmanlı Devleti artık hiçbir şekilde hak ve himaye talebinde bulunamayacaktır.
  • Tatarlar ile ilgili herhangi bir meselede taraflar önce birbirlerini haberdar edecekler ve olaylar dostça çözüme kavuşturulacaktır.
  • Osmanlı Devleti bu topraklar üzerinde kale inşa edemeyecektir.
  • Bug ve Dnyester Nehirleri arası Osmanlılara geri verilecektir.

 

 

Karışan bu ortamda Aslan Giray Han önderliğindeki ayaklanmanın bastırılamamasının üstüne, olaylara Osmanlı ordusunun müdahalesi ihtimalinin belirmesi üzerine 2. Katerina, 3 Nisan 1783 tarihinde yayınlanan bir beyanname ile 70.000 kişilik ordusunu Kırım’a yollayarak[59], Kırım’ın Rusya’ya ilhakını ilan etti[60] ve sayıları 30.000 olduğu tahmin edilen isyancı kırımlıları da kılıçtan geçirtmiştir.[61]

Potemkin’de Kırım ileri gelenlerini ordusunu topladığı Karasu’ya davet ederek şunları söylemiştir:

 

“Siz bir müfsid kavimsiniz. Bize çok zahmet verdiniz. Sizden çektiğimizi başka bir milletten çekmedik. Fesadınızdan kurtulmak için Devlet-i Aliyye sizden el çekerek serbest bıraktı. Halbuki yine Devlet-i Aliyye ile aramızı bozmak istediniz. Nice bin askerimi katlettiniz ve bu uğurda bu kadar akçe sarf eyledim. İşte bunlara karşılık olarak Taman, Koban ve Kırım iklimini mülküme zammettim.”[62]

 

8 Nisan tarihinde zorla toplanan halka yapılan açıklamada ise şu kahredici cümleler kullanılıyordu:

 

“Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kırım Tatarlarına tanınmış olan bağımsızlığa son verilmiş, Kırım hanlığı ortadan kaldırılmış ve toprakları Rusya’ya katılmıştır.”

 

Halkın durumuyla ilgili olarak da şunlar vaat edilmiştir:

 

“Kırım Tatarlarının dinine, örf ve adetlerine daima saygı gösterileceğine kendi adıma ve benden sonra gelecek Rus çarları adına dönülmemek ve bozulmamak kaydı ile yemin ediyorum. Tatarların canları, namusları ve malları güvence altındadır ve her zaman olacaktır. Rusya’da mevcut halk sınıflarına, vatandaşlarına tanınan bütün haklar, Kırım Tatarlarına da aynen tanınacaktır.”[63]

   Kırım’da yer yer muhalif hareketler baş gösterse de Rusların acımasız tutumları karısında Türklük ve Müslümanlık vasıflarını korumaya çalışan halk, ya Ortodoks olmaya zorlandı ya da farklı yerlere sürgün edildi. Birçok Rus yanlısı bu ilhakın onları huzura kavuşturacağını zannederek sevinse de bu ilhak kararını hemen ardından başlayan zulüm ile hem yaptıkları yanlışı anlamışlar hem de ihanetlerini en ağır biçimde canları ve malları ile ödemeye başlamışlardır.

Kırım halkı bundan sonra canlarını ve dinlerini kurtarmak için sevildikleri Türk topraklarına hicrete başlamışlardır. Bu hicret neticesinde ise 19.yy.ın ilk senelerinde Kırım’daki Türk nüfusu %75 oranında azalma göstermiş, böylece boşalan Kırım topraklarında Rus kolonizasyonu daha da kolaylaşmıştır.[64]

1785 tarihinde Kafkas dağlarında Şeyh Mansur adında bir kahraman ortaya çıkmış ve vatansever mücahitlerle birlikte Rus saldırılarına karşı koymaya çalışmıştır. Osmanlı Devletinden istedikleri teçhizat ve maddi yardım konusunda elinden geleni yapan Osmanlı Devleti, Koca Yusuf Paşa başkanlığında yapılan toplantıda Rus elçisi Bulgakof’tan Balkanlardaki ve Kafkasya’daki faaliyetleri durdurup, Kırım’dan çıkmalarını istemiş, kabul etmeyen elçiyi tutuklatmış, 1787 yılında da Rusya’ya harp ilan edince yeniden savaşlar başlamış, ilk akınlarda Rusların püskürtülmesine rağmen, bu defa Avusturya’nın da devreye girmesi neticesinde zaferle ayrılacağımız savaşı barış imzalamak zorunda kalarak bitirmiş olduk.[65]   

1793 tarihinde imzalanan Yaş Anlaşması ile Kırım’ın Rusya’ya ilhakını resmen tanımak zorunda kaldık. Böylece Kırım meselesi kapanmış oldu.[66]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SONUÇ

 

 

Rusya, Kazan Hanlığı döneminde başlayarak, Kırım Hanlığı’nı ele geçirmesiyle son bulacağı düşünülen ancak son bulmayan Karadeniz sahillerini ele geçirme  planlarını bir adım daha ilerleterek sıcak denizlere inme fikirlerini hayata geçirmiş, bunu gerek savaşla gerekse Panslavist politikalar takip etme yoluyla başarmayı amaçlamıştır.

Kazan Hanlığı döneminde kendisini çok yakından hissettiren Rus politikası, düşmanın gücünü kırmak için taht mücadelelerine karışmak, adaylar arasından en dirayetsiz olanını desteklemek ve tahta oturtmak şeklinde vücuda gelmiştir. Böylece desteklediği adayı tahttayken diğerlerine göre çok daha kolay yönetebilecektir. Hem bu hanlar sayesinde de halk arasındaki Rus düşmanlığını azaltacak, onlara çeşitli vaatlerde bulunarak, Müslüman Türk dünyasından uzaklaştıracak, daha sonra da yavaş yavaş asimile edecektir. En büyük uygulama ise eğitim ve kültür alanında meydana gelmektedir ki, eğitim dili Rusça’ya çevirilip, kılık-kıyafet, yeni imar edilen binalar, okunulan kitaplar, hep Rus kültür özelliklerini taşımakta, ilk iş olarak da zorla veya zor kullanmadan girdikleri şehirlerdeki kütüphaneleri yakarak asimile harekatına başladıkları görülmektedir. Unun en bariz örneğini Bahçesaray ve Akmescit hadiselerinde görmüştük.

Kırım’ın Osmanlı Devleti’nin elinden çıkması da Rusların tarihi emellerinden bir tanesini teşkil etmektedir. Türklerin en güçlü ve birlik beraberlik içinde olduğu dönemlerde ülkede fitne çıkarıp, taht mücadelelerini kızıştırmışlar, ardından da kendilerini halka sevdirecek vaatlerde bulunuşlardır. En büyük vaatleri de ileride balkanlarda  da yapacakları egemenlik ve müstakil devlet kurma yolunda onlara destek vereceklerini söylemeleridir. Bu Rus yardımını kabul eden hanlıkların ise hiçbir kurtulma şansı olmamış, mutlaka Rus hakimiyetini ve zulmünü tatmışlardır.

Olaylara bakacak olursak, yapılanların büyük kısmının artık kazanılamayacağından korkulan savaşlar nedeniyle korkan halkın teslim olma istekleri önemli bir etken olarak meydana çıksa da buradaki asıl amaç tarihlerine ve şahsiyetlerine karşı yaptıkları ihanetten kaynaklanmaktadır. Çünkü örneklerini gördüğümüz üzere, İbrahim Paşa’da olduğu gibi, cesurca savaşan Türk orduları karşısında Rus birlikleri çoğunlukla bozguna uğramışlardır. Ancak merkeze olan uzaklığı dolayısıyla her zaman ordu sevk edilmesinde geciken Kırım’ın, ani Rus baskınlarına karşı ateşli silahlar olmadan karşı koyması da gerçekten güç bir durum teşkil etmektedir. Ancak bu güç durumlarda Ruslara karşı kazanılan başarılar da güzel örnekler sergilemektedir.

Rusların asıl amacının önce Karadeniz hakimiyeti, daha sonra da sıcak denizlere inmek olduğunu söylemiştir. Bunu gerçekleştirmek için Kazan ve Kırım hanlarını birbirine düşürmeye çalışmışlardır. Bunda başarılı olamayınca Kırım üzerine yoğunlaşmışlardır. Kırım’daki amaç, buradaki Türk tehlikesini tamamen ortadan kaldırmaktır. İşte bu sebeple bağımsızlık vaat ettikleri Türkler arasında önce Ortodoks propagandasını, daha sonra kültürel propagandayı hayata geçirmişler, vaat ettiklerinin aksine insanların can, namus ve mal güvenliğini bizzat kendileri bozmuştur. Yapılan yağma, talan ve yıkımlara dayanamayan pek çok halkın Kırım’ı terk etmesi ise Rusya’nın zaferini perçinlemiştir. Topraklarına zorla el konulmuş, camiler yakılmış, yakılmayanların büyük kısmı kiliseye çevrilmiş, kütüphaneler, evler yakılmış, eğitim durdurulmuş, sadece zenginlerin okuyabileceği Rus okulları açılmış, Rus tarihi okutulmaya başlanmış, dil Rusça olmuş,

Üzerinde vurgulanması gereken önemli noktalardan birisi de bu andan itibaren ortaya çıkan hadiselerdir. Balkanlarda yapılan Panslavist propaganda ile Ruslaştırmaya başladıkları halkları, Kırım Türklerinin terk ettikleri noktalara yerleştirmeye muvaffak olmuşlardır. Böylece Kırım’daki Türk unsuru önce azınlık olmuştur. Kaçanlar ise daha çok devletlerine yerleşmiş, kaçamayan ve din değiştirmeyip Ruslara boyun eğmeyen halkın önemli bir kısmı öldürülmüş, kalanlar ise ülkenin en soğuk ve birbirinden uzak bölgelerine sürgün edilmiştir. Bu karamsar ortamda bile Kafkasya ve Kırım’ın başkenti Bahçesaray’da birçok kahraman ortaya çıkıp, Türklük faaliyetlerini başlatmış ve halkın inancının yeniden sağlamlaşıp ümitlerini yeniden yeşertmişlerdir. Bahsetmeye çalıştığım ve Pantürkizm’in en büyük savunucularından olan Gaspıralı İsmail Bey’dir. Onun açtığı aydınlanma yolundan, kendi milli hassasiyetlerini yeniden gün yüzüne çıkararak, cesurca yürüyen Kırımlılar ileride kendi bağımsızlıkları için çok büyük mücadeleler vereceklerdir. 

Kırım’daki Rus nüfuzunun sağlamlaştırılmasının ardından faaliyet sahasını be kez Anadolu’nun doğusu ve Balkanlar olarak belirleyen Rusya, hedef olarak Akdeniz’i göstermiş, bunu gerçekleştirme çalışmalarına ara vermeden başlamıştır. Bu düşünceleri ve uyguladıkları Panslavizm politikası ise halen devam etmektedir. Son dönemlerde Avrupalı devletlerin de katılımı ile Şark Meselesi çerçevesinde değerlendirmeye alınan topraklardaki Rus hakimiyeti sadece Türk dünyası için değil, Avrupa için de sıkıntılı bir durum oluşturmaktaydı. Çünkü Avrupa artık yavaş yavaş çöküş belirtileri gösteren Osmanlı Devleti’nin bu güçsüz hali ile kendileri açısından hiçbir tehlike arz etmemesini kabulleniyorlar, ancak Rusya artık Osmanlı Devleti’nin paylaşılması gerekliliğine inanıyordu. İşte Avrupalı devletler hemen toprak kazanma girişimlerine başlayan Ruslara karşı durmuş, güçsüz bir Osmanlı Devleti’ni güçlü bir Rusya’ya tercih etmişlerdir. Ancak zamanı gelince Osmanlı topraklarından onlar da çıkarların uygun olan toprakları alma girişimlerine başlayacaklardır. 

Kırım’ın Osmanlı Devleti’nin elinden çıkması ile Karadeniz güvenliğini de kaybeden Osmanlı Devleti artık kendi askeri durumun u değerlendirmeye almış, ordunun yeni savaş teçhizatları ve taktikler ile donatılması gerekliliği anlaşılmıştır. Bu sebeple Islahat hareketleri başlatılmış, örnek olarak Avrupa tarzı alınmıştır.

Kırım’a tesiri ise daha acı olmuş, halk bi-çare olarak dört bir tarafa dağılmış, kalanların yaşam hakları dahi kısıtlanmıştır. Türk dilinin de unutulmaya yüz tuttuğu dönemlerden 20. yy.ın ilk çeyreğine kadar geçecek uzun bir süre zarfında da Kırım’da Rus bayrağı zor kullanılarak dalgalandırılacaktır.

ÖMER SAĞIROĞLU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİBLİYOGRAFYA

 

1.   KURAT, Akdes Nimet, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Kitabevi, Ankara, 1992

2.   KURAT, Akdes Nimet, Kazan Hanlığı’nı Kuran Uluğ Muhammed Han’ın Yarlığı, İstanbul, 1937

  1. ÜREKLİ, Muzaffer, Kırım Hanlığı’nın Kuruluşu ve Osmanlı Hakimiyeti’nde Yükselişi (1441-1569), Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ankara, 1989
  2. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, “Büyük Osmanlı Tarihi”, C. 2-5., Hikmet Neşriyat, İstanbul, 2001
  3. BRONEVSKIY, Martin, Kırım, çev: Kemal ORTAYLI, Ege Matbaası, Ankara, 1970
  4. Kırım Devleti Neşriyatı, Kırım – Ülkenin Tarihinden İbaret Kitap (orijinal adı: QBRBM), 1.Bölüm.
  5. ÜLKÜSAL, Müstecip, Kırım Türk-Tatarları (Dünü, Bugünü, Yarını), 1980
  6. Türk Sultanları Ansiklopedisi, İhlas Matbaası., İstanbul, 1988

 

Makaleler:

 

  1. ORTAYLI, İlber, “18. yy. Türk-Rus İlişkileri”, Türk-Rus İlişkilerinde 500 yıl(1491-1992) [Ankara 12-14 Aralık 1992], T. T. K. Yay., Ankara, 1999

10. İNALCIK, Halil, “Kırım Hanlığı”, Emel Dergisi sayı: 183, Mart – Nisan 1983

11. İNALCIK, Halil, “Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Himayesi Altına Girmesi Meselesi”, 3. Türk Tarih Kongresi-Ankara 15-20Kasım 1943 (Kongreye Sunulan Tebliğler), T. T. K. Yay., Ankara, 1948

12. UNAT, Faik Reşit, “Kırım’ın Osmanlı İdaresinden Çıktığı Günlere Ait Bir Vesika: Necati Efendi Sefaretname veya Sergüzeştnamesi” , 3. Türk Tarih Kongresi Ankara 15-20 Kasım 1943(Kongreye Sunulan Tebliğler), T. T. K . yay., Ankara, 1948

13. ASLANAPA, Oktay, “Kırım’ın Kısa Tarihçesi”, Emel Dergisi sayı: 183, Mart – Nisan 1983

14. ÖZAYDIN, Ahmet, “Kırım ve Kafkasya Tarihçesi” (Ahmet Cevdet Paşa Tarihi’nden)

15. www.vatankirim.com

 

 




 [1] Akdes Nimet KURAT, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Kitabevi, Ankara, 1992, sayfa: 152.

 

[2] Uluğ Muhammed, Çingiz’in oğlu Cuci’nin neslinden olup, Tuka-Timur budağına mensuptur. Babasının adı İçkili Hasan’dır. Ayrıntılı bilgi için bkn: Akdes Nimet KURAT, Kazan Hanlığı’nı Kuran Uluğ Muhammed Han’ın Yarlığı, İstanbul, 1937.

[3] Akdes Nimet KURAT, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, sayfa: 154-155.

[4] A.g.e., sayfa: 156-157.

[5] A.g.e., sayfa: 158-159.

[6] A.g.e., sayfa: 160-161.

[7] A.g.e., sayfa: 162-164.  *Ruslar, tarih boyunca kendi güçlerinin yetmediği ve yok edemeyeceklerini anladıkları milletlerin hemen hepsinde aynı politikayı takip etmişlerdir. Eğer düşman olarak gördükleri bölgelerin yönetimine talip olanlar arasında taht mücadelesi ver ise tahta aday olanlardan en dirayetsiz ve çıkarcı olanı desteklemek koşuluyla ülkenin iç işlerine karışır, daha sonra da halkın içindeki Rus düşmanlığını sonlandırmak için ilk etapta yöneticilerinden kendilerine karşı olanları, daha sonra ülkenin ileri gelenlerinden karşı olanları sürgün veya idamla cezalandırır, en sonunda da eğitim ve ekonomi ile bu milletleri kendisine esir etmeyi başarır. İşte Rus politikasının asırlardır devam eden bu özelliğinin en bariz örneklerinden birini, öncelikle Kazan’da sonra da Kırım Hanlığı’nda görmekteyiz.

[8] Muzaffer ÜREKLİ, Kırım Hanlığı’nın Kuruluşu ve Osmanlı Hakimiyeti’nde Yükselişi (1441-1569), Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ankara, 1989, sayfa: 9.   ***Kırım Hanlarının isimlerine “Geray”(Giray) lafzının ilâvesi önceleri âdet değilken hicrî 841 [milâdî 1438] yılında tahta çıkan ve 30 yıl kadar hüküm süren Hacı Geray Han’dan sonra örf ve âdet olmuştur. Tatar hanları, sultanları ve âyânı eski bir âdetlerine göre süt  emen çocuklarını ergenlik çağına kadar kabilelerden birinin terbiyesine vermekteydiler. Hacı Geray’in babası olup, soyu yedi göbekte Cengiz Han’a ulasan Gıyaseddin Sultan da bu âdet üzere “Geray”(Giray) kabilesi tarafından yetiştirilmişti. Geray kabilesinin ileri gelenlerinden Devlet Geldi Sûfî’nin hacdan döndüğü gün oğlu dünyaya geldiği için “Hacı Geray” adını koymuştur. Böylece kendini yetiştiren kabilenin adını ve Devlet Geldi Sûfî’nin hacc-ı şerîfini anmak ve yüceltmek istemiştir. Zaman gelip Hacı Geray tahta geçince Devlet Geldi Sûfî bu olayı ona anlatmış ve Geray kelimesinin Cengiz Han neslinden sultanların (Kirim Hanlarının) isimlerine ilâvesini istemiştir. Yerinde görülen bu istek üzerine Geray lâfzının hanların isimlerine ilâve olunması bir âdet olmuştur. (Ahmet ÖZAYDIN, Ahmet Cevdet Paşa Tarihi’nden çevirdiği, “Kırım ve Kafkasya Tarihçesi” adlı makalesinden.)

[9] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa: 9-12.   *Bu üç oğlu: Nur Devlet Han, Mengli Giray Han ve Haydar Han olup, Nur Devlet ile Mengli Giray, hanlığın yönetiminde babalarına halef olmuşlar, Haydar Han ise hakkında çok az bilgi veren Ceneviz kaynaklarına göre babasına muhalefet etmiştir. 1456 yılının sonlarında kısa bir süre tahta çıkabilmiştir. Fakat hükümranlık sembolü olan adını taşıyan paralara rastlanamamıştır.

[10] A.g.e., sayfa: 10-11.    *İsmail Hakkı Uzunçarşılı ise “Büyük Osmanlı Tarihi”nde devletin kuruluşunu, 1438 yılında Hacı Giray’ın Kırım’ı Lehistan’dan aldığı yardım’la zaptetmesinin ardından Kırım Hanlığı’nı kurup,  kendi hanlığını da  ilan ettiğini yazmaktadır.

[11] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Büyük Osmanlı Tarihi”, C. 2, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 2001, sayfa: 421.

[12] A.g.e., sayfa: 130.

[13] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa: 13-15, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., sayfa: 130-131.

[14] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., sayfa: 131.

[15] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa:14-15.

[16] Akdes Nimet KURAT, A.g.e., sayfa: 214-215.

[17] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa: 16.

[18]  Halil İNALCIK, “Kırım Hanlığı”, Emel Dergisi sayı: 183, Mart – Nisan 1983.

[19] Ahmet ÖZAYDIN, “Kırım ve Kafkasya Tarihçesi (Ahmet Cevdet Paşa Tarihi’nden )”, Ayrıntılı bilgi için bknz: www.vatankirim.com  .

[20] Akdes Nimet KURAT, a.g.e. , sayfa, 215.  *** Kırım tarihi üzerine araştırma yapan pek çok uzmanın, Kırım’ın Osmanlı himayesine giriş tarihi olarak vermiş olduğu 1475 tarihini, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Büyük Osmanlı Tarihi” adlı eserinde 1477 tarihinin sonlarında olarak nakletmiştir. Eserde, Mengli Giray’ın İstanbul’a gidişi ve burada kendisine tuğ ve sancak verilmesinin 1477 yılı sonlarında meydana geldiğini, bu sebeple de Kırım’ın Osmanlı  Devleti himayesine giriş tarihinin 1477 yılı sonları olduğu zikredilmektedir.  Ancak Gedik Ahmet Paşa’nın henüz Kırım’dan ayrılmadan Mengli Giray Han ile yaptığı anlaşma nedeniyle, iç işlerine ve dış ilişkilerine Osmanlı Devleti’nin karışması ve Osmanlı Devleti’ne danışılıp birlikte hareket edilmesi bakımından resmi olmasa da ilk bağlanma tarihini 1475 yılı olarak kabul ediyoruz. Yine A. Nimet Kurat, ikinci ve esas bağlanma tarihi konusunda 1477 değil, 1478 tarihini kesin olarak belirtmiştir.

[21] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa:17-18. ve Akdes Nimet KURAT, a.g.e. , sayfa, 223-230.

[22] Ahmet ÖZAYDIN, a.g.m. (www.vatankirim.com).

[23] Halil İNALCIK, “Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Himayesi Altına Girmesi Meselesi”, 3. Türk Tarih Kongresi-Ankara  15-20Kasım 1943 (Kongreye Sunulan Tebliğler), T. T. K. Yay., Ankara, 1948, sayfa: 481.

[24] Oktay Aslanapa, “Kırım’ın Kısa Tarihçesi”, Emel Dergisi sayı: 183, Mart – Nisan 1983.

[25] Halil İNALCIK, a.g.m., aynı yer.

[26] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa: 23-24.

** Kalgay; hanedanın savaş durumunda veya resmi ziyaretlerde bulunduğu sırada merkezde olmaması sebebiyle, ona “vekalet etme” işi olup, vekalet görevini yerine getirecek kişide ise mutlaka han soyundan gelme ve  han ile birlikte en az bir sefere çıkma  şartı aranmaktadır. Kalgaylar han merkezde olduğu dönemde de onun adına ordu ile seferlere çıkma işlerini üstlenmektedirler.

“Han öz oğullarından veya kardeşlerinden birini kalgay tayin etmek istediğinde, tarafları kanlı çarpışmalara sürüklememek için öz kardeşlerini ve oğullarını gizlice öldürtebilmektedir. Bu uygulamadan kaçan kardeş veya oğullar ise umumiyetle Türk sultanlarına sığınmışlardır. Sultanlara sığınanların hepsi memnuniyetle karşılanırken, unlardan bazılarına tahsisat dahi ayrıldığı görülmüştür.

Kalgay ile han arasında muhtemel anlaşmazlıklar veya meydana çatışma meydana geldiği takdirde, Sultan mahiyetindeki hanlardan birini askeri kuvvetle birlikte Kırım’a gönderir, çarpışmayı bastırıp, kendi tayin ettiği hanı tahta oturturdu. İşte Türk sultanları böyle bir otoriteyi sağlamak için de kendilerine sadık olan yeniçeri birliklerinden oluşan bir kuvveti daima kırım sarayında hazır bulundururlardı.”   Daha ayrıntılı bilgi için bknz: Martin BRONEVSKIY, Kırım, çev: Kemal ORTAYLI, Ege Matbaası, Ankara, 1970, sayfa: 40-43.

*Mehmet ve Muhammed isimleri gerek Osmanlıca ve gerekse Arapça’da aynı yazıldığından her iki isim de zikredilmektedir. Biz araştırmamızda Muhammed adını kullanacağız.

[27] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa: 24 , ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., sayfa: 424.

[28] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa: 24.

[29] Akdes Nimet KURAT,  a.g.e., sayfa: 229-230.

[30] Muzaffer ÜREKLİ, a.g.e., sayfa: 26-27.

[31] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., sayfa: 424.

[32] Halil İnalcık, a.g.m.

[33] Ahmet ÖZAYDIN, a.g.m.

[34] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e.,C. 3, sayfa: 593.  *** Anlaşmanın Rus dış politikası açısından önemi de göz ardı edilemez. Çünkü Osmanlı Devleti’nin Ortodoks Hıristiyanlarının mezhep serbestliği de tanınacaktır. İşte bu noktada aklımıza ilk gelen Panslavizm olmaktadır. Panslavizm ise; Slav halkının  kültür ve inanış bakımından tamamen Ruslaştırılma faaliyetlerinin genel bir ifadesi olup, daha sonra tüm milletler üzerinde takip edilen uygulamadaki en büyük amaç, Rusların çeşitli vaatlerle kandırdıkları ve egemenlik vaat ettikleri halklar arasında din ve kültürü yok ederek, hem bölgede nüfuzunu arttırmak, hem de sıcak denizlere inerek dünyadaki ekonomik ve siyasi Rus hakimiyeti sağlamaktır. Sonuç bölümümüzdeki değerlendirmede konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi verilecektir.

[35] Akdes Nimet KURAT, a.g.e., sayfa: 257-258. ve Türk Sultanları Ansiklopedisi, İhlas Matbaası., İstanbul, 1988, sayfa: 139. 

[36] Tahsin ÜNAL, Türk Siyasi Tarihi 1700-1958, Kamer yay., İstanbul, 1998. sayfa: 44-45.

[37]A.g.e., sayfa: 50. 

*** Anlaşma şartları ise kısaca şunlardır:

  • Ø Azak kalesi alındığı şekli ile teslim edilecektir.
  • Ø Muahede hilafına yapılan Taygan, Kamanke ve Samara kaleleri yıkılacaktır.
  • Ø Rus Çarlığı Lehistan işlerine müdahalede bulunmayacaktır.
  • Ø Barabaş, Potkalı ve Kırım hanına tabi Kazaklara Ruslar tarafından müdahale edilmeyecektir.
  • Ø İsveç Kralı’nın vatanına dönmesine Ruslar müdahale etmeyecektir.
  • Ø Türkiye’de tüccarlar haricinde Rus elçisi olmayacaktır.
  • Ø Osmanlılar Rus tebaayı, Ruslarda Osmanlı tebaasını kışkırtmayacaklardır.
  • Ø Rusların elinde bulunan Müslüman esirler iade edilecektir.
  • Ø Ruslar Kırım’a eskiden olduğu gibi vergi vereceklerdi.

Ayrıntılar için bknz: İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Büyük Osmanlı Tarihi, C: 5, sayfa: 84-85.

[38] İlber ORTAYLI, “18. yy. Türk-Rus İlişkileri”, Türk-Rus İlişkilerinde 500 yıl(1491-1992) [Ankara 12-14 Aralık 1992], T. T. K. Yay., Ankara, 1999, sayfa: 125.

[39] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., C. 5, sayfa: 91. 

[40] Akdes Nimet KURAT, a.g.e., sayfa: 260.

[41] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., sayfa: 526.

Ayrıca buradaki dram dile getirilirken yapılan zulmün ve insanlık dışı muamelenin boyutlarını anlatmak bakımından şu anektodlar çok önemlidir: Başkent Bahçesaray’da Hacı Selim Giray’ın yaptırdığı ve halka açtığı zengin kitap ve belge içeren kütüphane, iki bin adet ev,  Kırım hanlarının sarayı ile Cezvitlerin kütüphanesi yakılmış, aynı dram Akmescit’te de aynen yaşanmıştır. Tüm şehirlerde kültür ve sanat eserleri yerle bir edilmiştir. Sadece bununla da kalmayıp, Rum ve Ermeni kiliseleri de yıkılmıştır. Bahçesaray bir daha eski kültür ve sanat eseri merkezi olma özelliğini kazanamamıştır. Bunlar da Ruslaştırma uygulamalarından bir ayağıdır. Kendi kültür etkenlerini yok ederek farklı bir kültür mirası kurulmasının başlaması anlamına gelmektedir.

[42] 1739 tarihli Belgrat Anlaşmasının sınırlarla ilgili maddeleri:

  • Ø Özi Nehri’nin batısını ve Leh tarafını belirleyen sınırlar 1705 tarihindeki gibi olacaktır.
  • Ø Salva ile Berda Nehirleri arası Osmanlı Devleti’ne ait olacaktır.
  • Ø Berda Nehri’nden Miyuş nehrine kadar olan kısım da 1713 tarihindeki gibi olacaktır.

        

         Belirlenen bu sınırların özellikleri konusu ise daha da ilgi çekici olup, Osmanlı Devleti’ne verilen sınırlardan Kırım’ın korunması neredeyse imkansız bir hal almıştır. Buna rağmen Kırım ordusunun neden ateşli silahlarla donatılıp, kuzeyden gelebilecek kalabalık Rus ordularına karşı savunma yapmalarının sağlanamaması hususunda çeşitli teoriler üretilse de konu tam bir muamma olarak kalmıştır. Ortaya atılan ve en çok kabul gören görüş ise şöyledir: Kırım’a ateşli silahlar gönderilebilir, ancak bunların daha sonra Osmanlı Devleti’ne karşı kullanılma ihtimali doğabilir diye bu fikir hayata geçirilmemiş ve Kırım ordusu Osmanlı ordusu ile denk bir seviyeye bu yüzden getirilmemiş, alınan bu tedbir neticesinde ise Rusların akınlarına dayanamayan Kırım, zamanla Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmıştır. 

[43] Faik Reşit UNAT, “Kırım’ın Osmanlı İdaresinden Çıktığı Günlere Ait Bir Vesika: Necati Efendi Sefaretname veya Sergüzeştnamesi” , 3. Türk Tarih Kongresi Ankara 15-20 Kasım 1943(Kongreye Sunulan Tebliğler), T. T. K . yay., Ankara, 1948, sayfa: 367.

[44] Müstecip ÜLKÜSAL, Kırım Türk-Tatarları (Dünü, Bugünü, Yarını), 1980, sayfa: 96.

[45] A.g. e., sayfa: 97.

[46] Faik Reşit UNAT, a.g.m., sayfa: 370-373.

[47] İbrahim Paşa, Ruslar tarafından esir alındıktan sonra, Rus başkomutanı İbrahim Paşa’ya kılıcını iade ederek ona karşı duyduğu saygıyı belirtmiş, ve kahramanlığına hayran olduğunu dile getirmiştir. Bu bilgileri bize aktaran Defteremini  Necati Efendi’nin de orada esir olduğunu öğrendiğinde Rus generalinden Necati Efendi’nin yanına gönderilmesini rica eden İbrahim Paşa’nın bu isteği de kırılmayarak yerine getirilmiştir.

[48] Müstecip ÜLKÜSAL, a.g.e., sayfa: 97-98.  Bu anlaşmanın şartlarına bakan taraflı-tarafsız herkes, Rusların gerçek emellerini gerçekleştirmek için tüm ortamı Kırım hanının kendi imzasıyla meydana getirmiş olduğu kanaatine kolaylıkla varabilecektir.

[49] Müstecip ÜLKÜSAL, a.g.e., sayfa: 98-99.

[50] Tahsin ÜNAL, a.g.e., sayfa: 116.

[51] Akdes Nimet KURAT, s.g.e., sayfa: 267.

[52] Tahsin ÜNAL, a.g.e., sayfa:117.

[53] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., sayfa: 422-425.

[54] Müstecip ÜLKÜSAL, a.g.e., sayfa: 101-102.

[55] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., sayfa: 445-448.

[56] Tahsin ÜNAL, a.g.e., sayfa: 121.

[57] Müstecip ÜLKÜSAL, a.g.e., sayfa:111.

[58] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., sayfa: 452-453,  Tahsin ÜNAL, a.g.e., aynı yer., Müstecip ÜLKÜSAL, a.g.e., sayfa: 114.

[59] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., sayfa: 490.

[60] Akdes Nimet KURAT, a.g.e., sayfa: 270.

[61] Müstecip ÜLKÜSAL, a.g.e., sayfa: 117.

[62] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., aynı yer.

[63] Müstecip ÜLKÜSAL, a.g.e., aynı yer.

[64] Kırım Devleti Neşriyatı, Kırım – Ülkenin Tarihinden İbaret Kitap (orijinal adı: QBRBM), 1.Bölüm, (Tatar Türkçesine tercüme: Amit LATİFZADE), sayfa: 60-61.

[65] Müstecip ÜLKÜSAL, a.g.e., sayfa: 119-120.

[66] Akdes Nimet KURAT, a.g.e., sayfa:272.

Son Yazılar, Tarih

Bir Cevap Yazın