“TANZİMAT DÖNEMİNDE GAYR-İ MÜSLİMLERİN HUKUKÎ DURUMU”

tdgmhd
“Ben, tebaamın Müslümanını Camide, Hıristiyanını Kilisede, Musevisini de Havra’da fark ederim. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavîdir ve hepsi hakiki evladımdır.”

“Siz Rumlar, siz Yahudiler, hepiniz Müslümanlar gibi Allah(cc)’ın kulu ve benim tebaamsınız. Sinleriniz başka başkadır, fakat hepiniz kanun ve irade-i şahanemin himayesindesiniz. Size tarh edilen vergileri ödeyin; bunların kullanılacakları maksatlar, sizin emniyetiniz ve sizin refahınızdır.”

Sultan 2. Mahmut

GİRİŞ 

Tanzimat kelimesi “dizme, sıraya koyma” anlamına gelen Arapça “tanzim” kelimesinin çoğul şekli olmakla beraber, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde yapılan “ıslahat hareketlerini” ve bu “ıslahatların yapıldığı dönemi” karşılamak için kullanılmıştır.[1]

Avrupa’da 17 ve 18.yüzyıllarda meydana gelen aydınlanma ve sanayileşme hareketlerine ayak uyduramayan Osmanlı Devleti, Avrupa’nın ilerlemesi karşısında duraklamış, başta askeri alan olmak üzere, ekonomi, eğitim ve bilimde geri kalarak, fetih hareketleri yerine mevcut sınırları korumaya, sınırlar içerisinde bulunan Gayr-i Müslim anasırı da bir arada tutma gayreti içerisine girmiştir. Böyle bir ortamda Avrupa’da eğitim almış olan Mustafa Reşit Paşa’nın girişimleri ile Tanzimat ilan edilmiş ve hukuk, askerlik ve eğitimde Avrupa yakalanmaya çalışılmıştır.

Böyle bir ortamda Rusya’nın genişleme politikasını Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştırması,  pek çok milletin barış ve huzur içerisinde yaşamasını engelleyecek faaliyetlere başlaması, ardından da 1789 Fransız İhtilali’nin vuku bulması Osmanlı Devleti’ni iyice çıkmaza sürüklemiştir. Aslında Fransız İhtilali’nin yıkmaya çalıştığı sınıf sistemi Osmanlı Devleti’nde yoktu. Bu durumdan belki de en az etkilenmesi gereken devletin Osmanlı Devleti olması gerekirken, dış güçlerin faaliyetleri neticesinde çeşitli dini grupların kışkırtılması sonucu devletin parçalanma süreci de başlatılmış oluyordu.[2]

Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin toplum yapısındaki değişmelerden değil, devletin içinde bulunduğu gerilemeden kurtulmaya yönelik, ülkenin ileri gelenleri tarafından hazırlanan ve bir dizi reformları beraberinde getiren düzenlemelerdir. Mustafa Reşit Paşa’nın gayretleri ile ilan edilen Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin batılılaşma çabalarından biri olarak tarihe geçmiştir.[3]

Devletin kendisinden ileri seviyede olan Avrupa’yı yakalayabilmesi için ortaya koyduğu kararları açıkladığı ve bu kararların devlet sınırları içerisinde yaşayan tüm halkları kapsadığı, Padişah’ının kendi isteği ile yetkilerini kısıtladığı, ilk resmi belge olma özelliğini taşımaktadır.[4]

Diğer önemli bir noktası da kendisinden sonra gelecek olan Islahat Fermanı ve Meşrutiyet hareketlerine de öncülük etmesidir. Aşama aşama gelişen hukuk sisteminin ilk halkasını da Tanzimat’ın oluşturduğu söylenebilir. Tanzimat’tan önce de pek çok düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. Fakat hiçbiri hukuki açıdan Tanzimat kadar kapsamlı olmamış ve eşitlik bakımından da önemli gelişmeler sağlayamamıştır. Bu bakımdan fermanın en ilgi çekici yanı belki de devlet bünyesinde yaşamakta olan Gayr-i Müslim unsurlara verilen ve Müslümanlarla eşitlik sağlayan yeni düzenlemelerdir.

Eşitlik konusunda ise tebaada baş gösteren sıkıntı, Şer’î hukuka göre eşitlik olamayacağı yönündedir. Çünkü Şer’î hukukta üstünlük takva’dadır ve Hıristiyan ahali bu bakımdan Müslümanlar ile eşit sayılamazdı. Böyle bir düşünceye sahip olan halk arasında Tanzimat’ın taahhüt ettiklerini uygulamak da pek kolay olmayacaktır. İşte Müslüman tebaa tarafından kendi aleyhlerinde görülen Tanzimat, dış baskılar ve yaptırımların uygulanması sonucunda da Gayr-i Müslim ahaliyi Müslümanlardan üstün ve ayrıcalıklı bir konuma kadar getirecektir.

Osmanlı Devleti’nde Gayr-i Müslimlerin adlandırılması meselesi de önemlidir. Her şeyden önce Osmanlı Devleti ırktan doğan bire adlandırmayı hiçbir zaman kullanmamıştır. Lazistan, Kürdistan, Ermenistan gibi adlandırmalar tamamiyle coğrafî birtakım tabirler olmaktan ibarettir. Devlet tebaasını ırka dair bir adlandırma ile sıfatlandırmamış, onları bağlı bulundukları inançların adları ile “millet” olarak görmüştür. Yani, Rum, Ermeni, Bulgar, Arap milleti değil de, Müslüman Milleti, Hıristiyan Milleti, Yahudi Milletli vb. adlandırmalar kullanılmış ve bunda da çok hassas davranılmıştır. Millet kelimesi ise Arapça “Din-Mezhep” kavramlarını karşılamaktadır.  Bu noktada açıklanması gereken diğer önemli bir kavram da “Zimmîlik” kavramıdır. Zimmî kelime anlamı olarak; “and, güvenlik, söz verme” anlamlarına gelmektedir.[5] Arapça Zimmet kelimesinden türemiş olup, Zimmet kelimesi de; “borç, ödev, taahhüd” demektir.[6]

Zimmîlik ise: Şer’î hukuka göre Müslüman olmayıp, İslam devleti topraklarında, Halife’nin güvencesinde hayat, din, can, mal ve ırzlarını muhafaza edebilen, İlahî dinlerden birine mensup olan (Gayr-i Müslim) kişilere verilen isimdir.[7]

Azınlık ise, bir ülkede bulunan fakat aynı özelliklere sahip olan hakim çoğunluğa karşı önemli bir varlık gücü oluşturamayan ama varlıkları da inkar edilemeyen beşerî topluluklardır.[8]

Bir Müslüman ülkede, bu dine mensup olanlar asli unsurlar olarak kabul edilip, Zimmîler, ve Müste’menler  azınlık statüsünde kabul edilmektedir. Müste’menler ise, bir eman sözleşmesi ile can ve mal güvencesi verilmek suretiyle geçici bir süre için Müslüman devletlerin kurallarına tabi olanlardır. Bunlar kısa dönemler içerisinde oturma izinleri alırlar ve kaldıkları sürece de azınlıkların o anki hukuki durumlarına tabi olurlardı.[9]

Çalışmamız için önemli olan kavramlara kısaca değindikten sonra, 1. bölüm olarak Tanzimat öncesi ıslahat hareketlerine ana hatları ile değinip, daha sonra da Tanzimat’ı hazırlayan etkenler ve fermanın ilanına değineceğiz. 2. bölümde fermanın hukukî açıdan azınlıkları ilgilendiren maddelerine değinip, bunların uygulanması aşamasındaki çalışmalar ve toplumsal tepkilerden bahsedeceğiz. Ardından Osmanlı Devleti’nin kendi eli ile Avrupalı devletlerin müdahalesine zemin hazırlaması konusuna açıklık getirmeye çalışıp, tüm bu bilgileri başlangıçta da belirttiğimiz tezimiz olan “Tanzimat Fermanı, Gayr-i Müslimlerin hukukî haklarını düzenlemek ve Müslüman tebaa ile eşitliklerini sağlamak amacıyla ilan edildiğini” tezini kanıtlamaya çalışacağımız Değerlendirme bölümü ile araştırmamızı sonlandıracağız.

 

 

  1. 1. BÖLÜM

 

A- TANZİMAT ÖNCESİNDEKİ ISLAHAT HAREKETLERİNE GENEL BİR BAKIŞ (18. yüzyıl)

 

 Osmanlı Devleti, 16. yüzyılın son çeyreğinden itibaren duraklama dönemine girmiş, 18. yüzyılın başlarından itibaren de gerilemeye başlamıştır. Bunda başlıca sebep, Avrupa’da 17. yüzyılda meydana gelen ilmi gelişmelerin ve coğrafi keşiflerin gereği gibi gözlenememesi ve devlet kurumlarının tüm  kademelerinde görülen bozulmalardır. Yani Osmanlı Devleti’nin gerileme yıkılışını tek bir müessesenin bozulmasına mâl etmek yanlış olur. Özellikle 1699 Karlofça Antlaşmasından başlamak üzere,  toprak kayıpları göze çarpmaktadır. İşte Osmanlı Devleti’nin düştüğü bu durumu çok iyi analiz eden Avrupalı devletler, Şark Meselesi’ne yeni ve daha hızlı bir ivme kazandırmış, Osmanlı Devleti’nin önce Avrupa’dan sonra da Anadolu’dan atılması için yürütülen faaliyetler daha da etkili olmaya başlamıştır. Bu bölümde genel olarak gerileme sebeplerine kısaca bakarak içine düşülen kötü durumdan kurtulmak için yapılan yeniliklere değinip, Tanzimat Fermanı’nın hazırlanmasına kadar olan dönemdeki gelişmelerin fermanı etkileyen faktörlerini ve Osmanlı Devleti’nin çabalarını da görmüş olacağız.

Devletin ıslahat yapılmasına kanaat getirdiği en önemli dönem şüphesiz ki Mehmet Ali Paşa isyanının bastıramayıp, dış destek istenmesinin arifesidir. Çünkü tarihinde ilk kez kendi iç meselesi için dışarıdan bir yardım talep ediyor, ardından da kendisine yardım eden devletlere çeşitli imtiyazlar tanıyordu. İşte bu sebeple acilen ıslahat programının başlaması kararlaştırılmıştır. Tabii bundan önce bozulan eğitim sistemi, ordunun bozulması, eyaletlerde meydana gelen ayaklanmalar, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’ni yıkma faaliyetleri, halkın yenilikleri kabullenmeyecek kadar cahil ve etki altında olmaları, din adamlarının halkı kendi çıkarlarına göre yönlendirmesi, devlet yönetim kademelerinde liyakatsiz insanların yüksek mevkilerde bulunması gibi sebepler Osmanlı Devleti’nde tanzimat öncesinde de yenilik hareketlerinin sebeplerini teşkil etmekteydi.

Avrupa karşısındaki kudretin kaybedilmesi, askerî teşkilatın bozulması, mevcut Osmanlı hukukunun çağın gereklerine yanıt verememesi, dönem Padişahlarının devlet yönetiminde askerlik, siyaset, irade ve zeka ileri görüşlülük gibi alanlarda yeterli olmayışları yani kısaca tüm müesseselerin içerisinde bulunduğu acz nedeniyle Tanzimat Fermanı aslında kaçınılmaz bir gereklilik gibi görülmekteydi. Ancak bu hareket derin bir nüfuz alanına sahip değildi. Hem Abdülmecit bu olgunluğa ve derin görüşe sahip olacak kadar taht tecrübesine sahip değildi, hem de Mustafa Reşit Paşa devlet sistemini köklü değişiklik yapacak kadar orduya veya taraftara sahip değildi.[10]

Öncelikle belirtmek isterim ki, Osmanlı Devleti mevcut sınır ve kudretine “gaza ve cihat” gibi düşünceler sayesinde ulaşabilmiştir. Yani askeri yetenek ve başarı ile yönetimin gücü ve yöneten kişi burada ön plana çıkmaktadır. Ancak 18. yüzyıldan itibaren geleneksel savaş yöntemleri üzerinde ısrar eden bir askeri düzenin sürekli gelişme gösteren ordulara karşı fazla bir başarı gösterememesi de doğaldır. Kaldı ki, Osmanlı ordusu bel kemiği sayılan Yeniçeri Ocağı’nın bozulma belirtileri göstermesi, Tımar sisteminin çökmesi, bu bozulmanın örnekleridir.

Yine bu gaza ve fatih yolu ile kazanılan toprakların yönetimi için tayin edilen kişilerin aynı kudret ve kabiliyete sahip olmamaları da devlet yönetimini olumsuz etkileyen sebeplerdendir. Bazı yöneticiler merkeze uzaklığı nedeni ile görevini kötüye kullanmış, ya vergi ve yönetimde aletsiz tutum izlemiş, ya da  himayesine verilen topraklarda bağımsızlığını ilan etmeye kalkmıştır. Bu durum da Osmanlı Devleti’ndeki merkez zafiyetini ortaya koymuştur.

Avrupa’da özellikle 17.yüzyılda meydana gelen gelişmelerin gereği gibi idrak edilememesi ve yapılmaya çalışılan yenilik hareketlerinin de gelenekçi yapıya sıkı sıkı bağlı olan halka kabul ettirilmesinde meydana gelen zorluklar ve sonuçta Hıristiyan Avrupa’dan gelecek olan sistem ile yeniliklerin kabullenilmemesi sebebiyle eğitim, teknoloji, askerlik ve mali konularda geri kalınmasına neden olmuştur.

Farklı kültüre sahip birçok milli unsuru da bünyesinde barındıran Osmanlı Devleti’nin göstermiş olduğu eşsiz adalet ve hoşgörüye rağmen bu unsurların sadakatle Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmaması ve bir süre sonra bağımsızlık kışkırtmalarına kapılmak suretiyle ayaklanmaları da özellikle Balkanlarda devletin zayıflamasına sebep olmuştur.

İşte kısaca değindiğimiz sıkıntılara rağmen Osmanlı Devleti’nde çeşitli yenileşme faaliyetlerinin başlatılmasının zorunlu olması gerçeği göz ardı edilmemiş, 18.yüzyılın ortalarından itibaren yoğun bir ıslahat programı başlamıştır. Sultan 3. Mustafa, Avrupa usullerine göre kurdurduğu Mühendishâne-i Bahr-i Hümayun ile deniz kuvvetlerini güçlendirme gayreti içine girmiştir. Yine birçok astronomi ve tıp kitabını Türkçe’ye çevirtmiş ve yeni neslin Avrupa’yı yakalamada daha başarılı olmasına çaba göstermiştir.[11] Fakat hiçbir hareket Tanzimat öncesinde Nizam-ı Cedid dönemi kadar ses getirememiştir.

Genellikle 3.Selim ile başlatılan ıslahat hareketlerinin aslında çok daha uzun süre önce başlatıldığı bir gerçektir. Hatta yenilik olarak algılanması bakımından, Fatih Sultan Mehmet’in o döneme kadar görülmemiş büyüklükte toplar döktürmesi dahi bu yenilikler arasında sayılabilir. Osmanlı Padişahları arasında yenilikçi duruş sergileyenler arasında sultan Genç Osman ve 4. Murat’ın da önemli bir yeri olduğu unutulmamalıdır. Ancak Tanzimat’a kadar olan dönemde dikkat çekilmesi nokta, bu Islahat hareketlerinin dış baskıya dayanmadan, bozulmadan sistemlerin kuvvete dayanılarak yeniden düzenlemektir.[12] Kesin çizgilerle bu dönemi ayırmanın güçlüğü karşısında Tanzimat dönemini en çok etkileyen olaylar kronolojisinde ıslahat hareketlerini 3.Selim’den başlatmayı hem konunun bütünlüğü hem de araştırmanın daha sağlam temellere oturması için uygun gördük.

Sultan 3.Selim, Avrupa orduları karşısında alınan yenilgiler, bozulan Yeniçeri Ocağı ve tımar sistemi gibi asırlardır süre gelen askeri tertibi değiştirmek ve yeni bir ordu teşkilatlandırmayı düşünmüş, ancak Yeniçeri Ocağını kaldıramayıp yerine yeni bir ordu kurmuş[13],  bu orduya da Nizam-ı Cedid[14] demiştir. Askerî güce önem veren 3. Selim, siyasette de güçlü olmak adına Meclis-i Meşveret’i kurdurtmuştur. Ancak yenilikçi devlet adamlarının sayısının azlığı yine kendisini fazlasıyla hissettirmiş ve tüm olumsuzlukların Nizam- Cedid sebebiyle meydana geldiğini savunan ulema kesiminin etkisi halk arasında hissediliyordu. Sonuçta, Kabakçı Mustafa ayaklanması ile 3.Selim bu ıslahat hareketleri nedeniyle tahttan indirilmiştir. Ancak kısa süre içerisinde hak yerini buldu ve Alemdar Mustafa Paşa’nın desteği ile Sultan Mahmut tahta geçirildi.

2.Mahmut ise kendisinden sonra ilan edilecek olan Tanzimat Fermanı’na büyük katkı sağlamıştır. Şöyle ki, Avrupa’ya eğitim için gönderdiği öğrenciler, döndüklerinde tanzimat çalışmalarında başlamışlar, bunlar arasında yer alan Mustafa Reşit Paşa[15] da bizzat Tanzimat’ın hazırlanmasında rol almıştır. Dönemin en büyük adımlarından birisi ise ülkedeki âyan ve nüfuzlu beylerin bir araya toplanıp, birlikte hareket etme anlaşması olan Sened-i İttifak sözleşmesinin imzalanmasıdır. Böylece Padişah, âyanların etki sahasına zorunluluk olmadıkça müdahale etmemek ve ülke sorunlarında onların desteğini sağlamak gibi karşılıklı taahhütler içeren  ve kendi otoritesini sınırlayan bu sözleşmeyi kabul ediyordu.[16] Yeniçeri ocağını kaldırarak Avrupa usullerine göre silah, eğitim ve teçhizata sahip bir ordu kurmaya muvaffak olmuş, bunun adına da Sekban-ı Cedid ordusu kurulmuştur. Bu ordu aslında Nizam-ı Cedid ile aynı özelliklere sahip idi.[17] Maliye, Hariciye ve Dahiliye Nezaretlerini kurdurtmuştur. 1826 tarihinde kaldırılan Yeniçeri Ocağı ise, yepyeni bir ıslahat düşüncesinin temellerini atmış[18], fakat bu düşüncelerin halk arasında yayılmasını sağlayacak kadar geniş bir zaman dilimi ve yenilik yanlısı din adamlarının azlığı nedeniyle, yenilikçi düşünceler başarıyı yakalayamamıştır.

Yenilik hareketleri 1820’lerden sonra önemli siyasi olaylar nedeniyle durdurulmuştur. İç meseleler çözümlenmeye çalışılırken, durumdan faydalanan Yunanlılar ve Sırplar ayaklanma başlatmış, Türk-Rus harbi başlamış ve neticede de Edirne Antlaşması[19] imzalanmıştır. Bu antlaşma sonrasında hızla gelişen olaylar arasında diğer azınlıkların isyanları ve özellikle de Mehmet Ali Paşa isyanı meydana gelmiştir.

Konumuzun ağırlıklı olarak Gayr-i Müslimlerin hukukî meseleleri olması itibariyle siyasi olaylara fazla girmeden tanzimat öncesinde azınlıkların yaşayışlarına ve kendilerine tanınan haklarına değineceğiz.

B- TANZİMAT ÖNCESİ AZINLIKLARIN YAŞAYIŞLARI

Osmanlı Devleti daha kuruluğu andan itibaren Türk- İslâm yaşam tarzının gereklerini yerine getirmek konusunda oldukça büyük hassasiyet göstermiştir. Fethedilen hiçbir noktada halka zulüm yapılmamış, onların sosyal yaşantılarının aynen devam ettirebilmeleri için gerekli tedbirleri almaktan çekinmemiştir. Gayr-i Müslim tebaaya asla din değiştirmeleri için baskı yapmadığı gibi, kendi ibadetlerini gereği gibi yapmaları için lazım gelen yasal düzenlemeleri de uygulamaya geçirmiştir. Hoşgörü ve adalet, devlet yönetiminde vazgeçilmez kavramlardır.[20]

Osmanlı Devleti, tebaasını tanırken hangi dine mensup iseler o dinin adıyla millet diye hitap etmiş[21], bu sistemin devam etmesi için gerekli olan, Gayr-i Müslimlerin can, mal ve namuslarının korunması içinde kendilerinden vergi alma yoluna gitmiştir. Bu vergiler ile Müslüman olmayan ahalinin hizmet alması sağlanmış, yöneticileri tayin edilmiştir. Vergilendirmede Haraç[22] ve Cizye[23] vergileri alınmaktadır.

Ancak Millet sistemi, Osmanlı Devleti’nde bir arada yaşama tecrübesi konusunda birçok ihtiyaca cevap verdi ise de, özellikle 18.yüzyıldan itibaren başlayan ve Avrupa’da hızla gelişmeye sebep olan fikirler ve sanayi alanındaki ilerlemelerin çok uluslu yapıya sahip olan Osmanlı Devleti’ne olumsuz etkileri dolayısıyla yetersiz kalmıştır.[24]

Osmanlı Devleti, Gayr-i Müslim tebaayı da Müslümanlar arasında eritme gibi bir politika asla gütmemiştir. Azınlıklar askerlik de yapmamaktaydılar. Cizye (baş vergisi) ile bu hizmetten muaf tutulmuşlardır. Bu durum onlar için Müslümanlar karşısında bir imtiyazdır.[25] Bunun karşılığında vergilere tabi tutulmuşlardır. Devletin merkezi otoritesinin içte ve dışta kuvvetini hissettirdiği dönemlerde gayet huzurlu bir şekilde ve kurallara uyarak yaşayan Gayr-i Müslimler, Osmanlı Devleti’nin duraklama ve gerileme dönemlerinde en büyük huzursuzluk kaynağı olmuşlardır.[26] Oysa Osmanlı Devleti, fethettiği topraklarda bulunan Gayr-i Müslimleri, feodal yapılardaki ağır vergi yükünden kurtarmış, kanunnamelerde belirlenen şekli ile vergiler almıştır.

Tanzimat’tan önce de azınlıkların kendi davalarını gördükleri kendi mahkemeleri mevcuttu. Gayr-i Müslimlerin aralarındaki anlaşmazlıkları genellikle bu mahkemelerde görürlerken, önemli hadiselerin yer aldığı büyük mahkemeler, Şeyhü’l-İslâm veya Kazasker huzurunda görüşülmekteydi.[27]

Gayri Müslim tebaa, aile hukuku davalarına da kendi patrikhanelerinde çözüm arıyorlardı. Evlenme ve boşanma gibi günümüzde özel hukuk alanına giren meseleler, Osmanlı Devleti tarafından dinî hukuk olarak sayılmış ve patrikliğe bırakılmıştır. Ancak Zimmîler isterlerse bu tip davalarının da Şer’i mahkemelerde görülmesini talep edebilmekteydiler. Kadı önünde evlenme ve boşanma merasimleri gerçekleştirilebilmekteydi. Müslüman olmayan birisi ile Müslüman kızların evlenmesi yasaklanmış ancak, Müslüman ereklerin Gayr-i Müslimler ile evlenmesine izin verilmiştir. Bu tip bir evlilikten doğan çocuklar da Müslüman sayılırdı.[28]

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan Ortodoksların gerçekte var olmayan problemleri ile Rusya ilgilenmeye başlanmıştır. Bu antlaşmanın önemli bir yanı, Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde dinî toplulukları resmen kendi çıkarları için kullanan devletin Rusya olduğunu göstermesidir.[29]

Yine önemli mevzulardan birisi olan şarap ve domuz eti üretilmesi ve satılmasına da kesin sınırlar getirilmiş ve sert tedbirler uygulanmıştır. Özellikle İstanbul’da şarap ile rakı  üretimi yasaklanmıştır.

Ayrıca Gayr-i Müslim tebaa, Müslüman bir esir satın alamazdı. Ellerinde bulunan kölelerden birisi Müslüman olursa da onu mutlaka Müslüman bir kişiye satmakla mükelleflerdi. Bir Gayr-i Müslim din değiştirme hakkına sahipti nacak Müslüman olduktan sonra bir daha din değiştiremezdi. Bu kısıtlamalara karşı, Müslümanlar ile her türlü ticarî ilişkilere girip ortaklık kurabilmekteydiler. Ancak aralarında doğabilecek anlaşmazlıkları ise kadı önünde halletmeleri gerekmektedir.[30]

Bu cümleden de anlaşılabileceği gibi, Müslümanları ilgilendiren her türlü dava, kadı önünde hallolurken, Gayr-i Müslimler kendi mahkemelerinde yargılanır, eğer isterlerse Şer’i mahkemelere başvurabilirlerdi. Müslümanlar ile ilgili olan her türlü davalarda ise kadı önüne çıkmak zorundadırlar.

İkâmet hususunda dikkat çeken noktalar ise ana hatları ile şöyledir; Gayr-i Müslimler şehrin kenar semtlerinde, Yahudi, Rum veya Ermeni mahallesi vb. isimlerle anılan semtlerde otururlardı. Bu uygulamadaki amaç, temelde farklı olan iki kültür ve ibadet anlayışından doğabilecek çatışmaları önlemektir. Büyük bir hoşgörü ve adalet ile, Gayr-i Müslimlerin kendi mabetlerinde ibadet etmelerine izin verilmiştir. Yalnız Müslümanlar ile birlikte yaşadıkları mahallelerde  kiliselerinin çan çalması yasaklanmıştır. Müslümanların kutsal saydığı bölgelerde ise yerleşemezlerdi. Oturacakları haneleri Müslüman hanelerinden yüksek yapamazlardı. Aynı şekilde bu haneleri Müslümanlar ile aynı renge boyayamazlar ve pencereleri de Müslüman hanelerinin pencerelerine bakamazdı.[31]

Kıyafet konusunda da benzeri farklılıklar zorunlu kılınmıştır. Müslümanların kavuk ve ayakkabıları sarı, Ermenilerinki kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin de mavi idi.[32] Ayrıca Gayr-i Müslim tebaanın kıymetli kumaş giyinmeleri de yasaklanmıştı. Tüm bu uygulamalardaki temel amaç, Müslüman tebaaya karşı bir heves oluşturmak ve  İslamiyet’e özendirmekten başka bir şey değildir.

Gayr-i Müslimlerin lehine olan bir diğer durum da Mehmet Ali Paşa’nın karşısında yardım sözü alınan İngilizler ile 1838 tarihinde imzalanan Ticaret Antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile iç ve dış ticarette tüm kısıtlamalar İngilizler için kaldırılıyor, İngiltere endüstri ürünlerini Osmanlı Devleti topraklarında rahatça satabiliyorlardı.[33] Bu durum da ticaretle uğraşan azınlıkların kazançlarını bir kat daha arttıran önemli bir etken olmuştur.

.

 

 

 

 

 

 

2.BÖLÜM

 

A- TANZİMAT FERMANI’NIN TAHLİLİ VE AZINLIKLARIN HUKUKΠ STATÜSÜ

a- Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu)

 

Tanzimat Fermanı’nın tahlilini yapmadan önce fermanın Gülhane Parkı’nda okunana şekli ile sizlere aktarıp, daha sonra içerisinde yer alan bölümleri tek tek ele alarak, Gayr-i Müslimler ile ilgili olan bölümlerini tahlil etmeyi uygun gördüm.

26 Şaban 1255 (1839)[34]

“Cümleye mâlum olduğu üzere, Devlet-i Âliyemizin bidayet-i zuhurundan beru ahkâm-ı celîle-i Kur’aniye ve kavanin-i şer’iyyeye ve miknet ve bi’l-cümle tebaasının refah ve mamuriyeti rütbe-i gayete vasıl olmuş iken yüzeli sene vardır ki, gavail-i müteakibe ve asbab-ı mütenevviaya mebni ne şer’i şerife ve ne kavanin-i münifeye inkiyat ve imtisal olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve mamuriyet bilakis zaaf ve fakre mübeddel olmuş ve halbuki kavanin-i şer’iyye tahtında idare olunmayan memalikin payidar olamayacağı vazıhattan bulunmuş olup cülus-u hümayunumuz ruz-u firuzundan beru efkâr-ı hayriyet âsâr-ı mülükanemiz dahi mücerret imar-ı memalik ve enha ve terfih-i ahali ve fukara kaziye-i nâfiasına münhasır ve memalik-i Devlet-i Aliyemizin mevki-i coğrafisine ve arazi-i münbitesine ve halkın kabiliyet ve istidatlarına nazaran esbab-ı lâzımesine teşebbüs olunduğu halde beş on sene zarfında bi-Tevfikih-i Teala su veri matluba hasıl olacağı zahir olmağla avn-ü inayeti hazret-i bâriye itimat ve imdad-ı ruhhaniyet-i Cenab-ı Peygamberiye tevessül ve istinad birle bundan böyle Devlet-i Âliye ve memalik-i mahrusamızın hüsn-ü idaresi zımnında bazı kavanin-i cedide va’z ve tesisi lazım ve mühim görünerek  işbu kavanin-i mukteziyenin mevadd-ı esasiyesi dahi emniyet-i can ve mahfuziyet-i ırz ve namus ve mal tayini vergi ve asakir-i mukteziyenin suret-i celp ve müddet-i istihdam-ı kaziyelerinden ibaret olup şöyle ki dünyada candan ve ırz-u namustan enaz bir şey olmadığından bir âdem anları tehlike gördükçe hilkat-i zatiye ve cibiliyet-i fıtriyesinde hiyanete meyil olmasa bile muhafaza-i can ve namusu için elbette bazı suretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillü bilakis can ve namusundan emin olduğu halde dahi sıdk-u istikametten ayrılmayacağı ve işi ve gücü hemen devlet ve milletine hüsn-i hizmetten ibaret olacağı dahi bedihi ve zahirdir ve emniyet-i mal kaziyesinin fıkdanı halinde ise herkes ne devlet ve ne milletine ısınamayıp ve imar-ı mülke bakamayıp daima endişe ve ıztıraptan hâli olmadığı misullû aksi takdirinde yeni emval ve emlakinden emniyet-i kâmilesi olduğu halde dahi hemen kendü işi ile ve tevsi-i daire-i taayüşiyle uğraşıp ve kendüsinde günbegün devlet ve  millet gayreti ve vatan muhabbeti artıp ana göre hüsn-i harekete çalışacağı şüpheden azadedir ve tayin-i vergi maddesi çünkü bir devlet muhafaza-i memaliki için elbette asker ve leşkere vesair masarif-i muktaziyeye muhtaç olarak bu ise akçe ile idare olunacağına ve akçe dahi tebaanın vergisiyle hasıl olacağına binaen bunun dahi bir hüsn-i suretine bakılmak ehem olup eğerçi mukaddemlerde varidat zannolunmuş olan yed-i vahid beliyyesinden lahü’l-hamd  memalik-i mahrusamız ahalisi bundan evvelce kurtulmuş ise de âlât-ı tahribiyeden olup hiçbir vakitte semere-i nafiası görülmeyen iltizamat usul-ü muzırrası elyevm cari olarak bu ise bir memleketin mesalihi siyasiye ve umur-u maliyesini bir âdemin yed-i ihtiyarına ve belki pençe-i cübr-ü kahrına teslim demek olarak oldahi eğer zaten bir iyice âdem değilse hemen kendi çıkarına bakıp cem-i harekât ve sekenat-ı gadir ve zulümden ibaret olmasiyle bâdezin ahali-i memalikten her ferdin emlak ve kudretine göre bir vergi-i münasip tâyin olunarak kimseden ziyade bir şey alınmaması ve Devlet-i Âliyemizin beren ve bahren masarif-i askeriye vesairesi dahi kavanin-i icabiyle ile tahdit ev teybin olunup ana göre icra olunması lazimedendir ve asker maddesi dahi ber-minvali muharrer mevadd-ı mühimmeden olarak eğerçi muhafaza-i vatan için asker vermek ahalinin farize-i zimmeti ise de şimdiye kadar cari olduğu veçhile bir memleketin adet-i nüfusu mevcudesine bakılmayarak kiminden rütbe-i tahammülünden ziyade ve kiminden noksan asker istenilmek hem nizamsızlığı ve hem ziraat ve ticaret mevadd-ı nafiasının ihlâlini mucip olduğu misullü askerliğe gelenlerin ilanihavetül ömür istihdamları dahi füturu ve katı tenasülü müstelzim olmakta olmasiyle her memleketten lüzumu takdirinde talep olunacak neferatı askeriye için bazı usul-ü hasene  ve dört veyahut beş sene müddet istihdam zımnında dahi bir tarik-i munavebe va’z ve tesis olunması icab-ı haldendir.

Velhasıl bu kavanin-i nizamiye hasıl olmadıkça tahsil-i kuvvet ve mamuriyet ve asayiş ve istirahat mümkün olmayıp cümlesinin dahi mevadd-i meşruhadan ibaret olduğundan fi-mabad esbab-ı cünhanın davaları kavanin-i şer’iye iktizasınca alenen berveçhi tetkik görülüp hükmolunmadıkça hiç kimse hakkında hafi ve celi idam ve temsim muamelesi icrası  caiz olmamak ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz ve namusuna tasallut vuku bulmamak ve herkes emval ve emlakine kemal-i serbestiyetle malik ve mutasarrıf olarak ana bir taraftan musallat olmamak ve firarda birinin töhmet ve kabahati vukuunda anı veresesi ol töhmet ve kabahatten beri’ü-zimme  olacaklarından anın malını müsadere ile veresesi hukuki ursiyyelerinden mahrum kılınmamak ve tebaay-ı saltanat-ı seniyyemizden olan ehl-i İslâm ve milel-i saire bu müsaadatı Şahanemize bilâ-istisna mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-ü şer’i iktizasınca kaffe-i memalik-i mahrusamız ahalisine taraf-ı Şahanemizden emniyet-i kâmile ve diğer hususlara dahi ittifak-ı arâ ile karar verilmesi lazım gelmiş olmakla Meclis-i Ahkâm-ı Adliye âzası dahi lüzum-u mertebe teksir olunarak ve vükela ve  rical-i Devlet-i Âliyemiz dahi bazı tayin olunacak eyyamda orada içtima ederek ve cümlesi efkâr ve mütaelatını hiç çekinmeyip serbestçe söyleyerek işbu emniyet-i can ve mal ve tayin-i vergi hususlarına dair kavaninin mukteziyle bir taraftan kararlaştırılıp ve tanzimat-ı askeriye maddesi dahi Bab-ı Serasker-i Dar-ı Şurasında söyleşilip her bir kanun karargir oldukça İla-Maşallah-ü Tealâ  düsturü’l-amel  tutulmak üzere balası Hatt-ı Hümayunumuz ile tasdik ve tevşih olunmak için taraf-ı hümayunumuza  arz olunsun ve işbu kavanin-i şer’iye mücerret ve din ve devlet ve milleti ihya için va’z olunacak olduğundan canib-i hümayunumuzdan hilâfına hareket vuku bulmayacağına ahd-ü misak olunup Hırka-i Şerife odasında cem’i  ulema ve vükela hazır oldukları halde kasem-i billah dahi olunarak ulema ve vükela dahi tahlif olunacağından ona göre ulema ve vüzeradan velhasıl her kim olur ise olsun kavanin-i şer’iyeye muhalif hareket edenlerin kabahat-i sabitlerine göre tedibat-ı layvıkalarının hiç rütbeye ve  hiç rütbeye ve hatır gönüle bakılmayarak icrası zımnında mahsusen ceza kanunnamesi dahi tanzim ettirilsin ve cümle memurinin elhalet’ü-hazihi miktarı vafi maaşları olarak şayet henüz olmayanları var ise onlar dahi tanzim olunacağından şer’an menfur olup harabiyet-i mülkün sebeb-i azamı olan rüşvet madde-i kerihasının  fimabad adem-i vukuu maddesinin dahi bir kanunu kavi ile tekidine bakılsın.

Ve keyfiyat-ı meşruha usul-i atikayı bütün bütün tagyir ve tecdit demek olacağından işbu irade-i Şahanemiz Dersaadet ve  bi’l-cümle memalik-i mahrusamız ahalisine ilan ve işae olunacağı misüllü düvel-i mütehabbe dahi bu usulün İnşallah-ı Tealâ ilelebed bekâsına şahit olmak üzere Dersaadetimizde mukim bi’l-cümle süferaya dahi resmen bildirilsin.

Hemen Rabbimiz Tealâ Hazretleri cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavanin-i müessesenin hilafına hareket edenler Allah-u Tealâ Hazretlerinin lanetine mahzar olsunlar ve ilelebet felah bulmasınlar. Amin.” [35]

 

 

b- Tanzimat Fermanı’nın Gayri Müslimlere Tanıdığı Haklar

Osmanlı Devleti, fermanda askerlik, rüşvet, adam kayırma gibi yolsuzluklara değinse de, bu fermanın ilan edilmesinde asıl amaç, Gayr-i Müslim tebaaya eşitlik sağlamak yolu ile, Avrupalı devletlerin nazarındaki konumunu yükseltmek ve kendi gücünün yetmediği Mehmet Ali Paşa ve  Kırım sıkıntılarına destek sağlamayı başarmaktır. Önemli noktalardan birisi de, halk tarafından başlatılan bir hareketler zincirinden sonra ilan edilmeyip, tamamiyle devlet erkanının hazırlayıp ilan ettiği bir fermandır.

Sedat Bingöl’e göre, Osmanlı Devleti’nin bekâsında ve birarada kalmasında tek yol tebaanın eşitliğinin sağlanmasından geçmektedir ve 2. Mahmut ile başlayan bu sistemin hayata geçirilme çalışmaları, Tanzimat Fermanı ile resmileştirilmiştir.[36]

Bu ferman ile Padişah, kendi iradesi dahillinde bulunan yasama ve yargı yetkilerini kısıtlamış oluyordu.  İstediği zaman ferman yayınlayan Padişah bir bakıma bu yetkisini de kısmen kısıtlamaktaydı. Hukuk kurallarının hazırlanmasını oluşturulacak kurullara bırakmaya ve bu konularda ulemanın da görüşlerini aldıktan sonra kendisi onama yetkisini kullanmaya karar vermiştir.[37] Kurullar tarafından belirlenecek olan kurallar için Padişah sadece onay veya red yetkisini kullanabilecekti. Üstelik Padişah örfî ceza verme yetkisinden de vazgeçmekteydi. Yargılama, kanunlara ve Şeriata uygun olarak mahkemelerde yapılacaktı. Bu belgede genel olarak, tüm halkın can, mal ve namus güvenliği, vergilerin adil bir şekilde toplanması, askerlik işlerinin düzenlemesi ve suçlar ile bunların cezalarından bahsedilmekte, Padişahın da bunlara uyacağı taahhüt edilmektedir.[38]*

Öncelikle belirtilmesi gereken nokta, Tanzimat Osmanlı Devleti’nin dinî ve İlahî karakterinde gerçekte hiçbir değişiklik meydana getirmemiş ve getirmek amacıyla da ilan edilmemiştir. Ancak, memleketin değişik unsurlarının da huzur içinde birarada tutulabilmesi için herkesin eşit olması hedeflenip, batılı hukuk sistemi benimsenmeye çalışılmıştır.[39]

Hukuk ve devlet teşkilatında yeniliklerin başlangıcı olan Tanzimat, eski idare şeklini değiştirmek ve Ortaçağ devlet şeklinden kurtarmak niyetinde olması nedeniyle de  önemli bir yer edinmiştir.[40] Ortaçağ’da kalınmasının başlıca nedeni ise, Avrupa devletlerinin dışında kalmaktır.tek başına kalmasının en büyük nedeni ise Osmanlı Devleti’nin İslâmî teokratik yapısından kaynaklanmaktadır.[41]

Fermanda geçen cümlelerin tahliline değinecek olursak;

“Cümleye mâlum olduğu üzere, Devlet-i Âliyemizin bidayet-i zuhurundan beru ahkâm-ı celîle-i Kur’aniye ve kavanin-i şer’iyyeye ve miknet ve bi’l-cümle tebaasının refah ve mamuriyeti rütbe-i gayete vasıl olmuş iken yüzeli sene vardır ki, gavail-i müteakibe ve asbab-ı mütenevviaya mebni ne şer’i şerife ve ne kavanin-i münifeye inkiyat ve imtisal olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve mamuriyet bilakis zaaf ve fakre mübeddel olmuş ve halbuki kavanin-i şer’iyye tahtında idare olunmayan memalikin payidar olamayacağı vazıhattan bulunmuş olup cülus-u hümayunumuz ruz-u firuzundan beru efkâr-ı hayriyet âsâr-ı mülükanemiz dahi mücerret imar-ı memalik ve enha ve terfih-i ahali ve fukara kaziye-i nâfiasına münhasır ve memalik-i Devlet-i Aliyemizin mevki-i coğrafisine ve arazi-i münbitesine ve halkın kabiliyet ve istidatlarına nazaran esbab-ı lâzımesine teşebbüs olunduğu halde beş on sene zarfında bi-Tevfikih-i Teala su veri matluba hasıl olacağı zahir olmağla avn-ü inayeti hazret-i bâriye itimat ve imdad-ı ruhhaniyet-i Cenab-ı Peygamberiye tevessül ve istinad birle bundan böyle Devlet-i Âliye ve memalik-i mahrusamızın hüsn-ü idaresi zımnında bazı kavanin-i cedide va’z ve tesisi lazım ve mühim görünerek…”

şeklinde başlayan fermanın bu bölümünde ana hatlarıyla, devletin İslâmî kanunlara dayanarak eşi görülmemiş başarılara imza atarak büyüdüğünü ve kudret sahibi olduğu vurgulanmış, ancak son 150 yıldır devam eden sıkıntılar ve Şer’î kanunlara aykırı hareketler nedeniyle devlet zayıfladığından, bu gelişmeler nedeniyle de iyi niyet ile güzel idarenin sağlanması için Cenab-ı Allah(cc) ve Peygamber Efendimizin yardımlarını dileyerek düzenlemeler yapılmasının düşünüldüğünden bahsedilmektedir.

Buradan da anlaşılacağı üzere, devleti yönetenler ve Tanzimat Fermanı’nı meydana getirenler, amelî bir zihniyet ile hareket ederek, devletin zaafını ve memleketin fakrını idrak edebilmişlerdir. Tüm halkın eşitliği savunurken ileride de görüleceği üzere Gayr-i Müslim vatandaşlar, çareyi hep dış güçlerde aramışlardır. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, devletin bu durumunun sebebi sadece Şer’i kanunlar itaatsizlik değildir. Ülkede genel bir can, mal ve namus güvensizliği, ve askerî kuvvetsizliktir. Tamamen bozulmuş olan düzenin tamamen kaldırılmasının ve yerine yeni tarz idarenin getirilmesi gereklidir. Eski usul devam ettiği sürece devletin yeniden kudret kazanması imkansızdır.[42]

“işbu kavanin-i mukteziyenin mevadd-ı esasiyesi dahi emniyet-i can ve mahfuziyet-i ırz ve namus ve mal tayini vergi ve asakir-i mukteziyenin suret-i celp ve müddet-i istihdam-ı kaziyelerinden ibaret olup şöyle ki dünyada candan ve ırz-u namustan enaz bir şey olmadığından bir âdem anları tehlike gördükçe hilkat-i zatiye ve cibiliyet-i fıtriyesinde hiyanete meyil olmasa bile muhafaza-i can ve namusu için elbette bazı suretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillü bilakis can ve namusundan emin olduğu halde dahi sıdk-u istikametten ayrılmayacağı ve işi ve gücü hemen devlet ve milletine hüsn-i hizmetten ibaret olacağı dahi bedihi ve zahirdir ve emniyet-i mal kaziyesinin fıkdanı halinde ise herkes ne devlet ve ne milletine ısınamayıp ve imar-ı mülke bakamayıp daima endişe ve ıztıraptan hâli olmadığı misullû aksi takdirinde yeni emval ve emlakinden emniyet-i kâmilesi olduğu halde dahi hemen kendü işi ile ve tevsi-i daire-i taayüşiyle uğraşıp ve kendüsinde günbegün devlet ve  millet gayreti ve vatan muhabbeti artıp ana göre hüsn-i harekete çalışacağı şüpheden azadedir ve tayin-i vergi maddesi çünkü bir devlet muhafaza-i memaliki için elbette asker ve leşkere vesair masarif-i muktaziyeye muhtaç olarak bu ise akçe ile idare olunacağına ve akçe dahi tebaanın vergisiyle hasıl olacağına binaen bunun dahi bir hüsn-i suretine bakılmak ehem olup eğerçi mukaddemlerde varidat zannolunmuş olan yed-i vahid beliyyesinden lehü’l-hamd  memalik-i mahrusamız ahalisi bundan evvelce kurtulmuş ise de âlât-ı tahribiyeden olup hiçbir vakitte semere-i nafiası görülmeyen iltizamat usul-ü muzırrası elyevm cari olarak bu ise bir memleketin mesalihi siyasiye ve umur-u maliyesini bir âdemin yed-i ihtiyarına ve belki pençe-i cübr-ü kahrına teslim demek olarak oldahi eğer zaten bir iyice âdem değilse hemen kendi çıkarına bakıp cem-i harekât ve sekenat-ı gadir ve zulümden ibaret olmasiyle bâdezin ahali-i memalikten her ferdin emlak ve kudretine göre bir vergi-i münasip tâyin olunarak kimseden ziyade bir şey alınmaması”

bölümünde ise, insanların can, mal ve namuslarının emniyette olduğu takdirde, hiçbir huzursuzluğa sebebiyet vermeyecekleri, devletin bekası için çalışabilecekleri vurgulanmış, aksi durumda da devlet ve milletine olan bağlılığının sağlanamayacağı belirtilmiştir. Bu asayiş ortamının sağlanması da askerî güçlenme ile olacağının altı çizilmiş, askerlerin masraflarının karşılanması, güvenlik hizmetlerin yerine getirilebilmesi için tüm halktan eşit miktarda vergi toplanmasının lazım geldiğinden bahsedilmiştir. Vergilerin toplanmasında memurların kendi çıkarlarına veya adam kayırmalarına engel olmak bakımından herkesin gücü yettiği nispette vergiye tâbî olmasının uygun olduğu düşünülmüştür.

“asker maddesi dahi ber-minvali muharrer mevadd-ı mühimmeden olarak eğerçi muhafaza-i vatan için asker vermek ahalinin farize-i zimmeti ise de şimdiye kadar cari olduğu veçhile bir memleketin adet-i nüfusu mevcudesine bakılmayarak kiminden rütbe-i tahammülünden ziyade ve kiminden noksan asker istenilmek hem nizamsızlığı ve hem ziraat ve ticaret mevadd-ı nafiasının ihlâlini mucip olduğu misullü askerliğe gelenlerin ilanihavetül ömür istihdamları dahi füturu ve katı tenasülü müstelzim olmakta olmasiyle her memleketten lüzumu takdirinde talep olunacak neferatı askeriye için bazı usul-ü hasene  ve dört veyahut beş sene müddet istihdam zımnında dahi bir tarik-i munavebe va’z ve tesis olunması icab-ı haldendir.

Velhasıl bu kavanin-i nizamiye hasıl olmadıkça tahsil-i kuvvet ve mamuriyet ve asayiş ve istirahat mümkün olmayıp cümlesinin dahi mevadd-i meşruhadan ibaret olduğundan fi-mabad esbab-ı cünhanın davaları kavanin-i şer’iye iktizasınca alenen berveçhi tetkik görülüp hükmolunmadıkça hiç kimse hakkında hafi ve celi idam ve temsim muamelesi icrası  caiz olmamak ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz ve namusuna tasallut vuku bulmamak ve herkes emval ve emlakine kemal-i serbestiyetle malik ve mutasarrıf olarak ana bir taraftan musallat olmamak ve firarda birinin töhmet ve kabahati vukuunda anı veresesi ol töhmet ve kabahatten beri’ü-zimme  olacaklarından anın malını müsadere ile veresesi hukuki ursiyyelerinden mahrum kılınmamak ve tebaay-ı saltanat-ı seniyyemizden olan ehl-i İslâm ve milel-i saire bu müsaadatı Şahanemize bilâ-istisna mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-ü şer’i iktizasınca kaffe-i memalik-i mahrusamız ahalisine taraf-ı Şahanemizden emniyet-i kâmile ve diğer hususlara dahi ittifak-ı arâ ile karar verilmesi lazım gelmiş olmakla Meclis-i Ahkâm-ı Adliye âzası dahi lüzum-u mertebe teksir olunarak ve vükela ve  rical-i Devlet-i Âliyemiz dahi bazı tayin olunacak eyyamda orada içtima ederek ve cümlesi efkâr ve mütaelatını hiç çekinmeyip serbestçe söyleyerek işbu emniyet-i can ve mal ve tayin-i vergi hususlarına dair kavaninin mukteziyle bir taraftan kararlaştırılıp ve tanzimat-ı askeriye maddesi dahi Bab-ı Serasker-i Dar-ı Şurasında söyleşilip her bir kanun karargir oldukça İla-Maşallah-ü Tealâ  düsturü’l-amel  tutulmak üzere balası Hatt-ı Hümayunumuz ile tasdik ve tevşih olunmak için taraf-ı hümayunumuza  arz olunsun ve işbu kavanin-i şer’iye mücerret ve din ve devlet ve milleti ihya için va’z olunacak olduğundan canib-i hümayunumuzdan hilâfına hareket vuku bulmayacağına ahd-ü misak olunup Hırka-i Şerife odasında cem’i  ulema ve vükela hazır oldukları halde kasem-i billah dahi olunarak ulema ve vükela dahi tahlif olunacağından ona göre ulema ve vüzeradan velhasıl her kim olur ise olsun kavanin-i şer’iyeye muhalif hareket edenlerin kabahat-i sabitlerine göre tedibat-ı layvıkalarının hiç rütbeye ve  hiç rütbeye ve hatır gönüle bakılmayarak icrası zımnında mahsusen ceza kanunnamesi dahi tanzim ettirilsin ve cümle memurinin elhalet’ü-hazihi miktarı vafi maaşları olarak şayet henüz olmayanları var ise onlar dahi tanzim olunacağından şer’an menfur olup harabiyet-i mülkün sebeb-i azamı olan rüşvet madde-i kerihasının  fimabad adem-i vukuu maddesinin dahi bir kanunu kavi ile tekidine bakılsın”

Fermanın yukarıdaki bölümünde, eskiden olduğu gibi, memleketlerin nüfusuna bakılamadan eksik veya fazla asker alınıp ortaya çıkan nizamsızlığın giderilmesi için, her memleketten ihtiyaç dahilinde asker alınması ve dört veya beş sene görev yapması, devletin güvenliği açısından gerekli görülmüştür. İstisnasız herkesin can, mal ve namus güvenliğinin sağlanacağını, çeşitli sebeplerle muhitinden ayrılan tebaanın mallarının müsaderesi uygulamasının kaldırıldığını, sebepsiz yere veya kurulacak mahkemelerde yargılanmadan kimsenin idam ettirilemeyeceği de ilan edilmiştir.

Yine bu bölümde, Meclis-i Ahkâm-ı Adliye’nin kurulmasını, Hırka-i Şerif odasında tüm ulema ve vükela’nın yemin edeceğini ve buna aykırı davrananların suçlarının tespitine göre görevlerine bakılmaksızın veya hatır-gönül işleri araya sokulmadan gereken cezanın uygulanması, bütün memurların maaşlarının yeniden düzenlenmesini ve rüşvet olaylarının önlenmesi ve gerekli kanunlarla sabit olması gerektiği bildirilmiştir.[43]

“Ve keyfiyat-ı meşruha usul-i atikayı bütün bütün tagyir ve tecdit demek olacağından işbu irade-i Şahanemiz Dersaadet ve  bi’l-cümle memalik-i mahrusamız ahalisine ilan ve işae olunacağı misüllü düvel-i mütehabbe dahi bu usulün İnşallah-ı Tealâ ilelebed bekâsına şahit olmak üzere Dersaadetimizde mukim bi’l-cümle süferaya dahi resmen bildirilsin.

Hemen Rabbimiz Tealâ Hazretleri cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavanin-i müessesenin hilafına hareket edenler Allah-u Tealâ Hazretlerinin lanetine mahzar olsunlar ve ilelebet felah bulmasınlar. Amin.”

Bu fermanın tüm ahaliye ilan edileceği, tüm dost devlet elçilerine duyurulacağı, bunun da devletin bekasını sağlayacağına dair Allah(cc)’ın yardımı ümit edilmiştir. Bu kanunlara aykırı hareket edenlere ömür boyu refahı bulamamaları yönünde dualar edilerek ferman sonlandırılmıştır.[44]

Fermanda, ceza davalarının açık ve etraflıca görüşülmedikçe ve suçlular hakkında Şer’i hüküm tertip edilmedikçe kimsenin öldürülemeyeceği, müsadere uygulamasının tamamen kaldırılacağı, Meclis-i Ahkâm-ı Adliye’de alınan kararların Padişah’ın onayından itibaren bir kanun olarak sayılacağı, bu kanunlara aykırı davrananların cezalarını saptamak için ayrıca bir ceza kanunnamesi hazırlanacağı, suçların da bu kanunnameye göre cezalandırılacağı duyurulmuştur. Padişahın böylesine bir yetki kısıtlamasına gitmesi, modern hukuk devleti kavramına ve ceza hukukunda yer alan kanunsuz uç ve ceza olmayacağı ilkesine yakın bir hukukî gelişmeyi de teşkil etmektedir.[45]

Açıklamaya çalıştığımız fermanın en büyük özelliği, ülkedeki nizamsızlığın çarelerine tüm halkı vergi, askerlik ve yargı önünde eşit bir konuma getirmekle ulaşılabileceği vurgulanmasıdır. Fakat bir sonraki bölümde de görüleceği üzere tüm eşitlik haklarının verilmesine karşı, Yunanistan’ın bağımsızlığının örnek teşkil etmesi, dış etkenler dolayısıyla daha fazla hak isteyen Gayr-i Müslimlerin ve onlar ile eşit olmayı kabul etmeyen Müslüman tebaanın memnun edilememesi, Mehmet Ali Paşa isyanı ile Kırım savaşının çıkması ile eli kolu bağlanan Osmanlı Devleti, bu ıslahat hareketinde başarıya ulaşamamış, ardından Islahat Fermanı’nın yayınlamak ve daha sonra da  en büyük rejim değişikliği olan Meşrutiyet’in ilan edilmesi gibi süreçlerle hızla yıkılmaya doğru ilerlemiştir.

Oysa ki bu ferman, Müslüman olsun olmasın, herkesin can, mal, ırz ve konut dokunulmazlığının sağlanacağını, kişi haklarının ve vergi ile ceza hukukunda aynı hak ve güvencelerden yararlanacağını içermektedir.[46]

Tanzimat ile birlikte, askerlikte eşit olarak tüm halkın görev alması uygulaması nedeniyle kaldırılmak istenilen cizye, Gayr-i Müslimlerin askerliğe yanaşmamaları nedeniyle, baş vergisi olarak değil de topluluklar üzerinden ve Cizyedarlar tarafından değil de kocabaşılar tarafından toplanmaya başlanılmıştır.[47]

B-TANZİMAT FERMANI’NIN UYGULANMASINDA KARŞILAŞILAN SIKINTILAR

 

Tanzimat Fermanı, kendisinden önce yapılan yenilik hareketlerinin tekrarı olmadığı ve diğerlerinden farklı prensipler getirdiği için genel bir ilgi uyandırmıştır. Gerek Müslümanlar ve gerekse Gayr-i Müslimler kendi görüşleri doğrultusunda bir tepki vermişlerdir.[48]

Fermanın ne şekilde uygulanacağı konusunda ise tam anlamıyla bir hazırlık söz konusu değildir. İlk uygulanan tedbir, vükelâ heyeti tarafından ferman esaslarının eyaletlerde halka daha iyi anlatılmasıdır.[49] Fakat Tanzimat laik bir Avrupalı hukuk reformunun, İslâmî kimliğinde ısrar eden bir devlette uygulanmaya çalışılması ise başlı başına bir tezat oluşturmaktadır.[50] Fakat Osmanlı aydınlarının ve yöneticilerinin bu ısrarları ile ortaya koymaya çalıştıkları hedeflerinin Osmanlı Devleti’nin birarada ve ayakta kalması olduğunu da vurgulamak gerekir.[51]

Yenilik çalışmalarının yetkisinin verildiği Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin kısa zamanda üye sayısı artırılmış, fakat burada görev alan kişilerin yenilikler için gerek ön hazırlıkları ve gerekse bilgi birikimleri olmaması, büyük sorun olmuştur.pek çoğu taşradan gelmeleri bakımından mevcut aksaklıkların neler olduğunu bilseler de komisyon içerisinde bir görüş birliği olmaması da çalışmaların çok yavaş ilerlemesine neden olmaktaydı.[52]

Başlıca itirazlar ise ilk olarak Müslüman kesimden gelmiş, Şeriatın elden gittiği, Hıristiyan tebaa ile Müslümanlar arasında eşitlik olmasının söz konusu olamayacağı, devletin gerileme nedeninin zaten Gayr-i Müslim anasıra yüz verilmesi olduğu şeklindeki görüşler taraftar toplamıştır. Müslümanlar Tanzimat’ı bir Fransız İcadı olarak görüyorlardı. Şehir köy ve kasabalarda çan çalmak yasak iken şimdi serbestçe ayin yapabileceklerdi.[53]

Eski rejimin kurallarına ve istibdata alışmış devlet kodamanları da cahil halka uyarak, kendi güçleri oranında Tanzimat’a düşmanca tavır takınmışlardır. Bunlar arasında Mustafa Reşit Paşa’dan önce sadrazamlık yapmış olan Koca Hüsrev Paşa ve Darendeli İzzet Mehmet Paşa gibi nüfuzlu kişiler de yer almaktaydı. Mültezimler ise kolayca zengin olmalarını sağlayan usullerin kaldırılmasından hoşnut olmadılar. Tanzimat’ı kötülemek için, Hıristiyan tebaaya verilen hakların Şeriat’a uygun olmadığı, devlet idaresinde yürütülmeye başlayan yeni usullerin kâfir adetleri olduğu düşüncesini yaymaya çalışmışlardır.[54]

Rumların tepkileri ve Tanzimat’ı beğenmeme sebepleri ise, onların Hıristiyan tebaa arasında en imtiyazlı sınıfta iken, devlet yönetimi kademelerinde bir dereceye kadar yer alabilirken bu haklarını artık eskisi gibi kullanamayacaklarını düşünmüş olmalarıdır. Tanzimat’ın ilanından sonra, eşitlik ilkesinin göz ardı edildiğine dair iddialar ortaya atarak, yeni haklar elde etmek yoluyla eskisi gibi en ayrıcalıklı tebaa olmayı amaçlamışlarıdır.

Ayrıca Gayr-i Müslim tebaa, fermanın gereklerinden birisi olan tüm şikayetlerin Bab-ı âli’ye yapılması gerekliliğine uymayarak, Ortodokslar Rusya’ya, Katolikler Fransa’ya, Protestanlar da İngiltere’ye başvurarak, Tanzimat’ın yürütülmesinde söz sahibi olmalarını, azınlık haklarını korumalarını ve eşitliği sağlamalarını istemişlerdir.[55]

1844 tarihinde İngiliz Büyükelçisinin baskısıyla değiştirilen Hıristiyanların mezhep değiştirmesine dair kanun kaldırılmış, bu durum, mezhep propagandalarını doğurmuştur.[56]

Tanzimat döneminin getirdiği önemli yeniliklerden birisi de şüphesiz ki 1846 yılında Sultan tarafından açıklanan, din ve mezhep ayrılığının, tebaanın şahsi işi olduğunu vatandaşlık hakları ile ilgisi olmadığına dair hükümdür. Böylece aynı idarede, aynı ülkede yaşandığı halde ayrım yapmanın yanlışlığına dikkat çekilmiş ve siyasal haklar ile din işlerinin ayrılığının benimsenmesi ilk kez bir İslâm ülkesinde dile getirilmiştir.[57]

Ancak Fransız anayasasının benzeri olarak sunulan Fermanda, modern batı hukukuna zemin hazırlanırken, içte de bu yeniliğin din ile meşrulaştırılması gerekliliği ilkesi çelişmiştir.[58] Müslüman halkın Şer’i hükümler karşısındaki itaati ve Fransız ihtilaline olan düşmanlığı, Tanzimat’ın uygulanmasında kendisini iyiden iyiye hissettirmiştir.

İslâm gelenekleri ile Osmanlı Devleti’nin siyasi yapı ve uygulamaları Gayr-i Müslim tebaaya hoşgörü sağlıyor, kendi iç işlerinde de büyük özerklik sağlıyordu. Ancak halk arasında Kâfirlerle eşit kılınıp birbirleri ile kaynaştırmak, hem dine hem de geleneklere aykırı görülmekteydi.[59]

Oysa bu hareketler Tanzimat’a tamamiyle aykırı olup, adı geçen devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmalarına ve Şark Meselesi kapsamında kendi çıkarlarını savunarak devletin bölünmesi yolundaki faaliyetlerini daha rahat uygulama imkanı bulmuşlardır.

Tek taraflı koruma fermanlarıyla başlayıp ve ikili anlaşmalar ile devam eden azınlık koruma sürecinin sonunda Avrupa ülkeleri bünyelerindeki azınlık çatışmalarını bitirmiş, bu sayede bir yandan güçlenip bir yandan da Avrupa dışındaki azınlıkların haklarını korumaya başlamışlardır. Özellikle de yanı başlarındaki Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışıp, burada bulunan Hıristiyan azınlıkları bahane ederek etki alanlarını genişletmeye çabalamışlarıdır. Bu durum, 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, önemli bir sorun haline gelen Doğu Sorununun oluşmasına neden olmuştur. Doğu sorunu, Avrupalı Devletlerin birbirini dengelemeleri Osmanlı Devleti’nin ömrünü yapay olarak uzatmıştır.[60]

Gayr-i Müslimler arasında vuku bulan ilk itiraz ise, Fener Rum Patrikhanesinden gelmiştir. Çünkü bu ferman ile kendi yetkileri de kısıtlanmış oluyordu. Ortodoks cemaat üzerindeki etkisini milliyetçilik hareketleri ile kaybeden patrikhane bir de bu fermanın ilan edilmesini hazmedemiyordu. Bu gelişmelerin etkisi ise 1870’lerde  kendini gösterecek ve Fener Rum Patrikhanesi’nden kopmalar başlayacaktır. Ancak Tanzimat’ın Gayr-i Müslim tebaaya tanıdığı yerel yönetim meclislerinde görev hakkı, burada görev alan Müslümanlar ile Gayr-i Müslimler arasında huzursuzluğa neden olmuştur.[61]

Bu kadar geniş bir nüfusun her birinin tahrik edilmesi, zaten ekonomisi kötüleşmiş, tarım sistemi çökmeye başlamış, bunalımın baş göstermesine sebebiyet vermiştir. Karadeniz kıyılarını uzun asırlar elinde tutan, karadan Avrupa ortalarına kadar girmiş, birçok kültürü bünyesinde barındırmış ülke, çok kısa süre içerisinde çözülmeye başlamış, kendi iç işlerinin halledilmesinde dahi Avrupa’dan yardım istemek durumunda kalmıştır. Tüm bu gelişmeler de halk arasında bir umutsuzluk, endişe ve tedirginliğe neden olmuştur.[62]

Tanzimat hareketlerinin hedefi ve ne anlama geldiği, ondan faydalanacak olan geniş halk kitleleri tarafından değil de, menfaatleri tehlikeye giren nüfuzlu kişiler tarafından anlaşıldığından dolayı büyük tepkilerle karşılaşmıştır. Bu sebeple de hem ülkedeki düzenin hem de içte ve dışta güven ortamının sağlanmasına vesile olacak sonuçların alınamamasına neden olmuştur.[63]

Ancak Tanzimat’ın tüm bu sıkıntılarının yanı sıra, Türk idaresinden memnun olmasına karşılık, 1832’de bağımsızlığını kazanan Yunanistan’dan Türkiye’ye çok sayıda göçün olmasına ve orada bağımsız devletlerini yükseltme gayretinde olmaktansa Türk idaresinde yaşamayı tercih ettikleri de bilinen bir gerçekliktir. Bunda en büyük etkenlerden birisi olarak da Tanzimat uygulamasında, yabancıların haklarının korunması amacıyla açtırılan ibadethanelerin sayısındaki artıştır.[64]

Osmanlı Devleti bu yapısı ile azınlıkları ezen, sömüren despotik bir yaklaşıma sahip olmayıp, uygulamış olduğu millet sistemi ile bu azınlıkların kendi gelenek ve yaşayışları ile dinlerini muhafaza edebilmelerini de sağlamıştır. Bu özelliği ile bir ölçüye kadar yerel, toplumsal ve dini bir özerkliğe izin vererek hakimiyeti altında bulunan birçok etnik ve dini guruba karşı örnek bir devletçilik anlayışlın büyük bir hoşgörü ile sergilemiştir.[65]

1840 yılında ise ceza kanunnamesi hazırlanmış ve Tanzimat Fermanı haricinde kanunlara eşitlik ilkesi resmen eklenmiştir. Ceza kanununun bu işle görevlendirilen  bir kurul tarafından hazırlanması da Osmanlı Devleti’nde yasama yetkisi ve kuruluşunun ilk temsili sayılmaktadır.[66]

Bu gelişmelere rağmen, Tanzimat’ın öncüleri ve uygulayıcıları, görüş ve kudretleri bunu başarmaya zaten yeterli değillerdi. Zaten Tanzimat devri de, Meşruti yönetime doğru bir geçiş sürecidir. Devlet bu dönemde, kendisini Avrupalı devletlerin ortak himayesine doğru sevk etmiştir.[67]

Ancak eşit yaşama ve aynı haklara sahip olma anlayışı, Osmanlı halkında büyük tereddütlere sebep olmuş ve zaten var olan hoşgörü ortamının bu tip bir fermanla Avrupalı devletlerin eline bırakılması, mevcut karışıklık ve düzensizliği halk arasında daha da arttırmıştır.

Yukarıda bahsettiğimiz tüm bu çabalara ve fedakârlıklara rağmen, hali memnun edilememiş, üstüne üstlük de Osmanlı Devleti’ne göstermelik yardımlarda bulunan Avrupalı devletlerin isteği ile azınlık hakları daha da geliştirilerek, 1856’da ıslahat Fermanının ilanı için baskı yapılmıştır. Daha sonra da kutsal yerler meselesi çıkarılmış, Osmanlı Devleti içerisinde azınlıkların kendi bölgelerine hakim olmalarına çalışılmıştır. Böylece Osmanlı Devleti, iç işlerinde dahi müdahaleleri engelleyemez konuma gelerek, kendi eliyle yayınladığı fermanlar ile ve düzeltemediği müesseseler nedeniyle çöküşünü hızlandırmıştır.

Bu konuda Robert Koleji’nin kurucusu C. Havlin’in hatıratındaki, yerinde ve önemli ifadeleri paylaşmak istiyorum :

Hattın ilan memlekette büyük hayret ve şaşkınlıkla karşılandı. eski kafalı Müslümanlar, fermanı lanetle anıyorlardı. Şeriat’ın çiğnendiğini, Müslümanların gavurlarla bir seviyeye indiğini iddia ediyorlardı. Hıristiyan tebaa ise, bu Hatt ile yeni bir çağın başladığına inanıyorlardı. Hattın ilanı, İngiliz siyasetinin bir zaferi idi. Hattın gerçek değeri ise, halk arasında yarattığı etkide aranmalıdır. Bu esaslar bütün imparatorluğa yayıldı. Gülhane hattı hükümetin asıl gayesi ve konumuna göre erişilecek maksatlar konusunda halka yapılmış ilk hitap idi. Gülhane Hattı reayaya hakları için mücadele etme cesaretini verdi ve kanun önünde insanların eşit olduğu fikrini ortaya koydu. Ulemanın sivil sahada otoritesini azalttı. Artık geriye dönülmesi imkansız bir hale getirdi.”[68]

SONUÇ

 

Tanzimat Fermanı, Avrupa’da eğitim gören, çeşitli elçilik görevlerinde bulunan Mustafa Reşit Paşa’nın ısrarı üzerine, ülkede eşitlik ilkesinin benimsenmesi yoluyla, yeniden devlet otoritesi ve kudretinin sağlanabilmesi için Gayr-i Müslim azınlıklara haklar verilmesini içeren fermandır. Bu ferman sayesinde umut edilen, hem ülkede huzur ortamının sağlanması, hem bozulan vergi ve askerlik sisteminin yeniden düzenlenmesi hem de Fransız ihtilali ile başlayan bağımsızlık ve milliyetçilik akımlarından en az zararla kurtulmaktır.

Avrupalı devletlerin Rusya ile başlayan Osmanlı Devleti’nde bulunan azınlıkların haklarını koruma bahanesi ile iç işlerimize karışıp, parçalanmayı hızlandırma hevesleri, ülkede bulunan Gayr-i Müslim unsurlar aracılığı ile sağlanmaya çalışılıyordu. Gayr-i Müslim vatandaşlar da bu oyuna alet olarak, tüm isteklerini Osmanlı yönetiminden istemek yerine Avrupalı devletlere bildirmekteydiler.

Böyle bir ortamda ilan edilen Tanzimat Fermanı’nın  Fransız ihtilali kadar etkili olmamasının nedeni ise, Fransız ihtilalinin tabandan başlaması, Tanzimat’ın ise devletin yönetici zümresinde başlamasıdır. Üstelik Osmanlı devletindeki halkın eğitimsizliği ve gelenekçi yapıya sıkı sıkıya bağlı olması da fermanın etkisini gösterememe nedenlerinden bir tanesidir.

Genel duruma bakacak olursak, Osmanlı Devleti, Fransa’nın Mısır’ı işgal etmesine müdahale edememiş, Kırım’da savaşın eşiğine gelinmiştir. Osmanlı Devleti kendi iç meselelerini sahi kendisi çözemez hale gelen askeri kuvvetleri ile kendi valisi olan Mehmet Ali Paşa isyanına bile karşı duramamış ve merkezi otorite çökme noktasına gelmiştir.

Peki bu durumda ne yapılmalıdır? Mustafa Reşit Paşa kurtuluşu önce içte dirlik, sonra da dış müdahalelerin kesilmesinde görmüş, bu sebeple de ince hesaplarla bu ferman sayesinde hem Kırım savaşında, hem de Mehmet Ali Paşa olaylarında Avrupalı devletlerden yardım alabilmeyi ümit etmiştir. Çünkü Avrupalı devletlerin baskı kaynağı Osmanlı Devleti’ndeki Gayr-i Müslim tebaanın hakları savunmaktır. O zaman yapılması gereken de onları Müslüman tebaadan ayırmayacak ıslahatlar yapılmasıdır.

Ancak hesapta olmayan bir Tanzimat düşmanlığı baş göstermiş ve ülkede halkı Padişah ve Tanzimat düşmanlığına sürükleyen propagandalar meydana gelmiş, bunda da kendi menfaatleri zedelenen hem Gayr-i Müslim din adamları hem de Müslüman cemaat liderleri baş rolü oynamışlardır.

Bu güne kadar eşit olmadıklarını savunup, yabancı devletlerin müdahalesini isteyen Gayr-i Müslimler ise, askerlik yapmanın kendi ekonomilerine vereceği zarar ve bir Müslüman devlet için savaşma isteklerinin olmaması nedeniyle itiraz etmişlerdir. Hatta bu itirazlarının yanı sıra ileride daha da artan imtiyaz talepleri ile ülkede Müslümanlardan da daha ayrıcalıklı bir yapıya sahip olmanın gayreti içerisine gireceklerdir. Bu ayrıcalıklı yapıyı ve Avrupalı devletlerin garantisini de ıslahat fermanı ile sağlayacaklardır.

Unutmamamız gereken bir nokta ise şudur ki; bu ıslahat hareketleri ve devletin düştüğü durumun farkına varılması, yenilikçi bir anlayışın yayılmasını ve Avrupalı eğitim sisteminde yetişen bir neslin meydana gelmesine daha sonra da Genç Osmanlılar gibi akımların başlamasına sebep olmuştur. bu gibi oluşumlar da daha sonraki dönemlerde çeşitli fikir akımlarını beraberinde getirmiş (Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık), bunlar da halka dayandırılmak suretiyle kısa dönemlerde başarılı olmuştur.

Kısacası, Fermanın iyi noktalarından biri, artık geri kalmış olmanın farkına varılmış ve bu durumdan kurtulmak için fikirler üretilmeye başlanılmıştır. Ancak  kötü yanı ise, fermanın ilanı ve uygulanmasında (büyük ihtimalle tecrübesizlikten ve destek bulunamamasından olsa gerek) halka dayanmayan ve yeterince bilinçlendirme ve ön hazırlık yapılmadan uygulanmaya kalkılması ve netice itibarı ile başarısızlığı ve ülkeyi daha büyük sorunlarla karşı karşıya getirmesidir. Bunun sebebi de, fermanın genelde azınlıklara haklar vermek suretiyle devletin durumunu düzeltmeye çalışılmasıdır.

ÖMER SAĞIROĞLU

 

BİBLİYOGRAFYA

  1. ABADAN, Yavuz, Tanzimat Fermanı’nın Tahlili, (Tanzimat’ın 100. Yıldönümü Münasebetiyle Neşredilen Kitaptan Ayrı Baskı), Maarif Matbaası, İstanbul, 1940
  2. AKYILMAZ, Gül, “Tanzimat’tan Önce ve Sonra Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlerin Hukukî Statüsü”, Yeni Türkiye, Sayı: 38, Yıl: 2001
  3. ARMAOĞLU, Fahir, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi, T. T. K. Yayınları, Ankara, 2003
  4. AYDIN, Mehmet, “Tanzimatla Aranan Hüviyet”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu 31 Ekim- 3 Kasım 1989 Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994
  5. BEYDİLLİ, Kemal, “Küçük Kaynarca’dan Tanzimat’a Islahat Düşünceleri”, İlmi Araştırmalar Dergisi,  İlim yayma Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 1999. sayı: 8
  6. BİNGÖL, İrfan, Ülkemizde Anayasa Hareketleri, 1993
  7. BİNGÖL, Sedat, Tanzimat Devrinde Osmanlı’da Yargı Reformu, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2004
  8. BOZKURT, Gülnihal, Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasî Gelişmelerin Işığı Altında Gayrimüslim Vatandaşların Hukuki Durumu(1839-1914), T. T. K. yayınları, Ankara, 1996,

__________________, Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, T. T. K. Yayınları, Ankara, 1996, sayfa: 48-49

__________________, “Tanzimat ve Hukuk”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, 31 Ekim- 3 Kasım 1989 Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994

  1. ÇADIRCI, Musa, “Tanzimat’ın Uygulanmasında Karşılaşılan Bazı Güçlükler”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Sempozyumu 31 Ekim- 3 Kasım 1989 Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994

10.  ÇAVDAR, Tevfik, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi(1839-1950), İmge Yayınevi, Ankara, 1999

11.  DANİŞMEND, İsmail Hakkı, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. 4, Türkiye yayınevi, İstanbul, 1955

12.  ENGELHARDT, Tanzimat ve Türkiye, çev: Ali Reşad, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1999

13.  KARAL, Enver Ziya, Büyük Osmanlı Tarihi, C. 1, T. T. K. yayınları.

________________, Tanzimat-ı Hayriye Devri (1839-1856), Yeni Gün Haber Ajansı Yayınları, İstanbul, 1999

14.  KARPAT, Kemal H., Osmanlı Modernleşmesi, Çev: Akile Zorlu DURUKAN, Kaan DURUKAN, İmge Yayınları, Ankara, 2002,

15.  KAYA, Önder, Tanzimat’tan Lozan’a Azınlıklar, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2004

16.  KAYNAR, Reşat, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, T. T. K. Yayınları, Ankara, 1985

17.  LEWİS, Bernard, “Tanzimat ve Sosyal Eşitlik”, Belleten, C. 62, Ağustos 1998, sayfa:234’ten ayrı basım, T. T. K., çev: Mine YAZICI,  Ankara, 1999

______________, Modern Türkiye’nin Doğuşu, T. T. K. Yayınları, Ankara, 2004

18.  OKANDAN, Recai, “Amme Hukuku”, Tanzimat 1 (Tanzimat’ın 100.yıldönümü Münasebetiyle), Maarif Matbaası, İstanbul, 1940

19.  OKUMUŞ, Ejder, Türkiye’nin Laikleşme Serüveninde Tanzimat, İnsan yayınları, İstanbul, 1999

20.  ONGUNSU,A. H., “Tanzimat ve Amillerine Umumî Bir Bakış”, Tanzimat-1 (Tanzimat’ın100. yıldönümü münasebetiyle), Maarif Matbaası, İstanbul, 1940

21.  ORAN, Baskın, Türkiye’de Azınlıklar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004

22.  ÖZTÜRK, Necdet, “Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Bakışı”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 131, Nisan-2001,

23.  SONYEL, Salâhi, “Hıristiyan Azınlıklar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemi”, Yeni Türkiye, Yıl: 2001, sayı: 38

______________, “Tanzimat ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Gayri-Müslim Uyrukları Üzerindeki Etkileri”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Sempozyumu 31 Ekim- 3 Kasım 1989 Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994

24.  ŞAFAK, Ali, “Osmanlılarda Azınlıkların Statüsü ve Hoşgörü”, Yani Türkiye, Sayı:38, Yıl: 2001

25.  TİMUR, Taner, “Osmanlı ve Batılılaşma”, Osmanlı Çalışmaları, Ankara, 1989.

26.  İslam Ansiklopedisi, “Tanzimat maddesi”, C. 11, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1970

27.  Türk Ansiklopedisi, “Tanzimat maddesi, C. 30,  M.E.B. Yayınları, Ankara, 1981


[1] Türk Ansiklopedisi, “Tanzimat maddesi”, M.E.B. Yayınları, C. 30, Ankara, 1981, sayfa: 392., ve  İslâm Ansiklopedisi, “Tanzimat maddesi”, C. 11, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1970, sayfa: 709. İslâm Ansiklopedisi’ne göre Tanzimat, Türkiye’de meşruti bir idarenin kurulmasına, İslâm ve Hıristiyan ahalinin birbirine yakınlaşmasına ve barışmasına zemin hazırlayan bir kültür ve ıslahat hareketi  olarak tarif edilmiştir.

[2] Necdet ÖZTÜRK, “Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Bakışı”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 131, Nisan-2001, s. 11.

[3] Mehmet AYDIN, “Tanzimatla Aranan Hüviyet”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu 31 Ekim- 3 Kasım 1989 Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994, s.15.

[4] Bernard LEWİS, “Tanzimat ve Sosyal Eşitlik”, Belleten, C. 62, Ağustos 1998, sayfa: 234’ten ayrı basım, T. T. K., çev: Mine YAZICI,  Ankara, 1999, sayfa:584.   Bernard Lewis makalesinde Tanzimat’ı  devletin ıslahat hayatındaki “ufak bir adımı” olarak değerlendirmiştir. Oysa ki tanzimat o döneme kadar benzeri görülmemiş bir eşitlik düşüncesini getirmeye çalışmıştır ki bundan Rusya ve Fransa dahi kendi yapıları dolayısıyla korkmuş, daha sonra da devletin başına büyük işler açacak olan “büyük bir adım”dır.  Yine fermanı yorumlayan Önder Kaya, “Tanzimat’tan Lozan’a Azınlıklar” adlı eserinde, “Tanzimat Fermanı, 1789 Fransız ihtilalinin ve Avrupa’da yayılan inkılap hareketlerinin Osmanlı Devleti’ndeki ilk tepkisidir” şeklinde bir değerlendirme yapmıştır.  Engelhardt ise, “Tanzimat ve Türkiye” adlı kitabında Tanzimat’ın amacının Hıristiyan tebaa ile Müslüman tebaanın manevi ve siyasî bakımdan birbirlerine yaklaştırılmasını amaçladığını savunmuştur. Ejder Okumuş ise kısaca; “Ferman bir kurtuluş umududur.” cümlesi ile değerlendirme yapmıştır. Tevfik ÇAVDAR, Osmanlı padişahının egemenliğini sınırlayan ve bu sınırlamayı tüm halka duyuran, 1838 yılında imzalanan İngiliz Ticaret Antlaşmasını tamamlayan, Avrupa Burjuvasının Osmanlı ülkesi içerisindeki eylemlerini güvence altına alan yasal bir çerçeve olarak görmüştür. Tevfik ÇAVDAR, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi(1839-1950), İmge Yayınevi, Ankara, 1999, sayfa: 20.

[5] Gül AKYILMAZ, “Tanzimat’tan Önce ve Sonra Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlerin Hukukî Statüsü”, Yeni Türkiye, Sayı: 38, Yıl: 2001, sayfa: 671

[6] Ali ŞAFAK, “Osmanlılarda Azınlıkların Statüsü ve Hoşgörü”, Yani Türkiye, Sayı:38, Yıl: 2001, sayfa: 652.

[7]Gülnihal BOZKURT, Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasî Gelişmelerin Işığı Altında Gayrimüslim Vatandaşların Hukuki Durumu(1839-1914), T. T. K. yayınları, Ankara, 1996,  sayfa:1

[8] Ali ŞAFAK, a. g. m., sayfa: 652.

[9] A. g. m.,  sayfa: 653.

[10] A. H. ONGUNSU, “Tanzimat ve Amillerine Umumî Bir Bakış”, Tanzimat-1 (Tanzimat’ın100. yıldönümü münasebetiyle), Maarif Matbaası, İstanbul, 1940,  sayfa: 6-7.

[11] Enver Ziya KARAL, Büyük Osmanlı Tarihi, C. 1, T. T. K. yayınları, sayfa: 60-61.

[12] Enver Ziya KARAL, a. g. e., sayfa: 55.

[13] Salâhi SONYEL, “Tanzimat ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Gayri-Müslim Uyrukları Üzerindeki Etkileri”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Sempozyumu, sayfa: 339.

[14] 3.Selim döneminde yeni kurulan ordunun adı. Kelime anlamı olarak, yeni kanun- yeni sistem anlamalarına gelmektedir.

[15] Kendisi, Paris ve Londra  büyükelçiliği, Hariciye Nazırlığı yapmış ve Avrupa usullerini görerek, devletin içerisinde bulunduğu durumdan kurtulması için yapılacak olan ıslahat programlarının hazırlanmasını sağlamış ve Padişah adına Gülhane Parkında okumaya muvaffak olmuştur. daha ayrıntılı bilgi için bkn.; Reşat Kaynar’ın Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat.

[16] Fahir ARMAOĞLU, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi, T. T. K. Yayınları, Ankara, 2003, sayfa: 218-219. Sultan 3. Selim, âyanlara ve beylere bu yetkileri verirken tek düşüncesinin, ülkede mevcut olan geri kalmışlığı el biriliği ile düzletmektir. Bunu gerçekleştirmek için kendi yetkilerinin kısıtlanmasını dahi göz önüne almıştır. Aslında âyan ve beylere bu yetkilerin verilmesi bir bakıma yapılması düşünülen yeniliklerin halk arasında da kabul görmesini sağlamaktır. Bunu açıklarken de şu sözleri sarf etmiştir: “Ölümden başka her şeyin bir çaresi vardır!”

[17] Enver Ziya KARAL, a. g. e., sayfa: 92-93.

[18] Kemal BEYDİLLİ, “Küçük Kaynarca’dan Tanzimat’a Islahat Düşünceleri”, İlmi Araştırmalar Dergisi,  İlim yayma Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 1999. sayı: 8, sayfa: 57.

[19] Anlaşmanın en önemli yanı bağımsız bir Yunanistan’ın tanınmasında ilk adım olması ve diğer azınlıkların da bu durumu örnek kabul edip sırayla bağımsızlık mücadelesine başlamaları ve Osmanlı Devleti’nin dağılışının hız kazandığı dönemin başlamasıdır.

[20] Necdet ÖZTÜRK, a. g. m., sayfa: 3.

[21] *Hıristiyan milleti, Yahudi milleti gibi.

[22] Haraç; fethedilen topraklarda yaşayan Gayr-i Müslim tebaanın, fetih öncesi ekip biçtiği arazisinden aynen yararlanabilmesi için toprak [harac-ı muvazzafa] ve üründen[harac-ı mukâseme] aynî olarak alınan vergidir.

[23] Cizye; zihinsel veya bedensel engeli  olmayan, genelde 14-75 yaş arasındaki erkeklerden alınan vergidir.

[24] Önder KAYA, Tanzimat’tan Lozan’a Azınlıklar, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2004, sayfa:10.

[25] Gülnihal BOZKURT, Gayrimüslim Vatandaşların Hukuki Durumu(1839-1914), sayfa: 20-22

[26] A. g. e., sayfa: 1-2.

[27] Önder KAYA, a. g. e., sayfa: 72.

[28] Gülnihal BOZKURT, a. g. e., sayfa: 14-15.

[29] Necdet ÖZTÜRK, a. g. m., sayfa: 16

[30] Gülnihal BOZKURT, a. g. e., sayfa: 14-18., Sedat BİNGÖL, Tanzimat Devrinde Osmanlı’da Yargı Reformu, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2004, sayfa: 33.

[31] A. g. e., sayfa: 18-19.

[32] A. g. e., sayfa: 20.

[33] Kemal H. KARPAT, Osmanlı Modernleşmesi, Çev: Akile Zorlu DURUKAN, Kaan DURUKAN, İmge Yayınları, Ankara, 2002, sayfa: 89.

[34] Tanzimat Fermanı’nın bu transkriptini aldığımız eserde ve diğer başvuru kaynaklarında yer alan 26 Şaban 1255 tarihi, Yücel Dağlı ve Cumhure Üçel tarafından hazırlanıp, Türk Tarih Kurumu tarafından basılan “Tarih Çevirme Kılavuzu” üzerinde yaptığım incele sonucunda, fermanın okunduğu miladi 3 Kasım 1839  Pazar gününe denk gelmediği tespit edilmiştir. Kılavuza göre bu tarih, 25 Şaban 1255 olarak yer almaktadır.

[35] İrfan BİNGÖL, Ülkemizde Anayasa Hareketleri, 1993, sayfa: 24-27.

[36] Sedat BİNGÖL, a. g. e., sayfa: 31.

[37] Coşkun ÜÇOK, Ahmet MUMCU, Gülnihal BOZKURT, Türk Hukuk Tarihi, sayfa: 273.

[38]Gülnihal BOZKURT, “Tanzimat ve Hukuk”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, sayfa: 273.

* Padişah, Hatt-ı Hümayun okunduktan sonra, kendisi de yemin ederek mutlakıyet hukukuna son vermenin, devletin geleceği için bir umut olarak düşündüğünü şu şekilde belli etmiştir:

“Hatt-ı Hümayunumda münderic olan, kavânin-i şer’iyenin harf-be-harf  icrasına ve mevadd-ı esasiyyenin dair ekseriyet-i ârâ ile karar verilen şeylere müsaade eyleyeceğime ve hâfi ve Celî hâricen ve dahilen taraf-ı hümayunuma ilkaa olunan şeyleri kavânin-i müesseseye tevafuk ve tatbik etmedikçe kimesnenin lehine ve aleyhine bir hükm-ü ferman etmeyeceğime ve va’z  olunmuş ve olunacak kavâninin tagyirini tecviz buyurmayacağıma Vallahi.”  Daha ayrıntılı bilgi için: İsmail Hakkı Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. 4, Türkiye yayınevi, İstanbul, 1955, sayfa: 126.

[39] Recai OKANDAN, “Amme Hukuku”, Tanzimat 1 (Tanzimat’ın 100. Yıldönümü Münasebetiyle), Maarif Matbaası, İstanbul, 1940, sayfa: 117.  Mustafa Reşit Paşa’nın görevden azledilmesinden sonra, Metternich, İstanbul sefirine şunları yazarak, haklı görüşünü açıklıyordu:

“Biz Bâb-ı Âli’ye şunları öğütlüyoruz:

Hükümetinizi, yapıcınız ve varlık temeliniz olan dinsel kurumlarınızın saygınlığı üzerine kurun. Saygı, Sultan ile Müslüman tebaa arasında başta gelen bağdır. Zamana ayak uydurun ve getirdiği ihtiyaçları görmeye bakın. İdarî mekanizmanızı düzene sokun. Yeniden kurun. Fakat sakın yıkıp, yerine uymayan şekiller vermeye kalkışmayın. Avrupa uygarlığından, sizin kurumlara uyuşmayan kurumlar almayın; zira batılı kurumlar, imparatorluğunuzun temelini meydana getiren çeşitli ilkelerden farklı ilkelere dayanmaktadır. Kısacası, Bâb-ı Âli’nin idarî sisteminin ıslâhını durduracak değiliz. Fakat ona, bu ıslâhın, prototipini Türk İmparatorluğu’nun şartları ile ortak hiçbir yöne sahip bulunmayan modellerde aramamasını, kanunlarında doğulu âdetlere zıt düşen devletlerin kanunlarını taklide yönelmemesini salık veririz. Zira ithal malı reformlar, yaratıcı ve teşkilatçı güçten yoksun olduklarından Müslüman ülkeleri ancak eritici bir etki uyandırır.”  Mehmet AYDIN, a. g. m., sayfa: 16-17.

[40] Yavuz ABADAN, Tanzimat Fermanı’nın Tahlili, (Tanzimat’ın 100. Yıldönümü Münasebetiyle Neşredilen Kitaptan Ayrı Baskı), Maarif Matbaası, İstanbul, 1940, sayfa:2.

[41] Engelhardt, Tanzimat ve Türkiye, çev: Ali Reşad, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1999, sayfa:13

[42] Yavuz ABADAN, a. g. m., sayfa:17-18.

[43] Yavuz ABADAN, a. g. m., sayfa: 25.

[44] Reşat KAYNAR, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, T. T. K. Yayınları, Ankara, 1985, sayfa: 179.

[45] Gülnihal BOZKURT, Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, T. T. K. Yayınları, Ankara, 1996,  sayfa: 48-49.

[46] Gülnihal BOZKURT, Azınlıkların Hukuki Statüsü, sayfa: 42.

[47] Gülnihal BOZKURT, Tanzimat ve Hukuk, sayfa: 275.

[48] Enver Ziya KARAL, Tanzimat-ı Hayriye Devri (1839-1856), Yeni Gün Haber Ajansı Yayınları, İstanbul, 1999, sayfa:25.   Ali Şafak ise, “Osmanlılarda Azınlıkların Statüsü ve Hoşgörü” adlı makalesinde, Tanzimat Fermanı’nın aslında o döneme kadar zaten var olan uygulamaların ve güvencelerin bir tescilinden ibaret olduğunu ve aslında herhangi bir yenilik içermediği kanısına varmıştır. Oysa askerlik ve vergi toplama ile Padişahın yetkilerinin kısıtlanması bakımından olduğu kadar eşitlik kanunları bakımından da temelde yenilikler içeren bir ferman olup daha önceki fermanlarda sözü geçmeyen bu taahhütler, tüm halkı bağlayan bir durum almıştır.

[49] İslâm Ansiklopedisi, “Tanzimat maddesi”, sayfa:230.

[50] Christoph K. NEUMANN, Araş Tarih-Amaç Tanzimat(Tarih-i Cevdet’in Siyasî Anlamı), Çev: Meltem ARUN, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2000, Sayfa: 214-215.

[51] Taner TİMUR, “Osmanlı ve Batılılaşma”, Osmanlı Çalışmaları, sayfa: 93-95

[52] Musa ÇADIRCI, “Tanzimat’ın Uygulanmasında Karşılaşılan Bazı Güçlükler”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Sempozyumu, sayfa: 295.

[53] Önder KAYA, a. g. e., sayfa: 77-78.

[54] Enver Ziya KARAL, a. g. e., sayfa: 27.

[55] A. g. e., sayfa: 27-28.

[56] Gülnihal BOZKURT, a. g. e., sayfa: 43

[57] A. g. e., aynı yer.

[58] Ejder OKUMUŞ, a. g. e., sayfa: 319.

[59] Bernard LEWİS, Modern Türkiye’nin Doğuşu, T. T. K. Yayınları, Ankara, 2004, sayfa:108-109.

[60] Baskın ORAN, Türkiye’de Azınlıklar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, sayfa: 20.  Baskın Oran’ın kitabında bahsettiği şekliyle, doğu sorunu Osmanlı Devleti’nin güçsüzleşmesi ve Avrupalı devletlerin de azınlıkları koruyup nüfuz alanlarını genişletme isteği sonucu oluşmamıştır. Doğu sorunu aslında Türklerin Anadolu’yu yurt edinmek için yapmaya başladıkları akınlar ile başlayan ve Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına sebep olan en büyük davalardan birisidir. Üstelik tek bir devletin davası değil, tüm Avrupa’nın bir haçlı zihniyeti ile birleştiği bir ortak noktadır. Dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir noktada kullanılan üslupta sanki tüm dünyadaki kendi mezheplerini koruma yoluna gittikleri yönündeki vurgulamalardır. Aslıda savundukları tek gerçeklik vardı o da, Osmanlı Devleti içerisinde huzur içerisinde yaşamakta olan Gayr-i Müslim vatandaşları kışkırtarak Osmanlı Devleti’nin bir an önce yıkılmasıdır. Osmanlı Devleti’nin zayıflamasına ve yıkılmasına sebep olan da, günümüzde Türkiye cumhuriyeti devleti içerisinde yer alan toplulukları kışkırtmak suretiyle sorunlara yol açan da yine aynı zihniyettir. Ayrıca bahsettiği gibi Avrupa devletleri mezhep çatışmalarını o dönemde de bitirememiş, aksine birbirine düşmanca tavır takınan tüm mezhepler kendi birliklerini ve devletlerini kurmak ve muhafaza etmek için çabalamışlardır. Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin hoşgörü ve adaletinin eserleri görülmemekle birlikte bu tip mezhep çatışmalarının her zaman kanlı askeri müdahalelerle bastırıldığı da bir geçektir. Fransız ihtilali sonrasında çıkan ayaklanmaların bastırılması bu konudaki en güzel örneklerdir.

[61] Önder Kaya, a. g. e., sayfa: 78-79

[62] Ejder OKUMUŞ, Türkiye’nin Laikleşme Serüveninde Tanzimat, İnsan yayınları, İstanbul, 1999, sayfa: 225-226.   Eserde verilen 1884 nüfus sayımı (35.350.000) bilgisi de, konumuz açısından azınlıkların Osmanlı Devleti’ne verebilecekleri zararların  daha iyi anlaşılması için nüfuslarıyla belirtilmesinde yarar vardır:   Türkler: 12.800.000 , Rumlar: 2.400.000 , Ermeniler: 2.000.000 , Yahudiler: 150.000 , Slavlar: 6.200.000 , Rumenler: 4.000.000 , Arnavutlar: 1.500.000, Tatarlar: 36.000 , Araplar: 4.700.000 , Süryanî-Keldanî: 235.000 , Dürzîler: 30.000 , Kürtler: 1.000.000, Türkmenler: 85.000 , Çingeneler: 214.000.  Bu nüfusun dinlere göre  dağılımı ise şöyledir:

Müslümanlar: 21.000.000 , Rum-Ortodoks: 13.000.000 , Katolik: 900.000 , Musevî: 150.000, Diğer: 300.000.

[63] Yavuz ABADAN, a. g. m., sayfa: 5.

[64] Salâhi SONYEL, a. g. m., sayfa:346.

[65] Salâhi SONYEL, “Hıristiyan Azınlıklar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemi”, Yeni Türkiye, Yıl: 2001, sayı: 38,  sayfa: 687.

[66] Bernard LEWİS, a. g. e., sayfa: 110.

[67] A. H: ONGUNSU, a. g. m., sayfa: 8-9.

[68] Önder Kaya, a. g. e., sayfa: 81-82.

Son Yazılar, Tarih

Bir Cevap Yazın